archive for Nisan, 2006

aniden yeryüzüne çıkan magma gibi soğudum her şeyden.

Perşembe, Nisan 13th, 2006

sabah uyandığımda resmen küçük prense benziyordum. uzun siyah pelerine benzeyen o süper hırkamı giymiştim, taze yüzülmüş bembeyaz sıcacık koyun postumun üstünde taze sıkılmış dikensiz gül suyu içiyor, saat 1.45 yönündeki kraterin üstünden güneşin doğuşunu izliyordum. her şey tam bir mükemmeldi, ta ki galaksiler arası servise binene kadar. tüm iş arkadaşlarım en mavi jeanlerini giymişlerdi. inanmak istemedim, hayır olamazdı, hey dostum lanet olsundu. nasıl unuturdum! eğer bugün kejuıl fıraydeyse perşembeye n’olmuştu ha? ya da çarşamba? sanırım ben bir tanesini atlamıştım ve bu hafta içi günlerinin beşte birinde rastlaşıp, sınırsız jeans giyme özgürlüğüme olanak sağlayan nadide firi fıraydeye cici mi cici kıyafetlerle girmiştim. hiç önemi yoktu. çünkü ben bugün küçük prense benziyordum. yok yok, o bana benziyordu. belki de ege bal reklamındaki bıyıklı baba arı’ya benziyordum. kararsızdım. ne olursa olsun pelerinimi savurarak fotokopi odasına gidecektim.

.

gerçek’ten

Pazartesi, Nisan 10th, 2006

(…) yaşamak artık beni yoruyor önemli bir olay yaşamadan sadece yaşamak bile yordu beni insanlarla birlikte olmak onların sözlerine cevap vermek nasılsınız demek içeri girerken merhaba ayrılırken hoşçakalın gene görüşürüz demek konuşmaları izlemek ne demek istedi acaba söylediğimi anladı mı ne demek istedi acaba yanlış bir şey mi yaptım acaba söylediğini anladım mı o kadar çok insan var ki o kadar çok olay birden oluyor ki birini izlemek isterken başkasını kaçırıyorum birini duyarken ötekini görmüyorum yetişemiyorum kan ter içinde kaldım sigaramı yakarken ne söylediğinizi anlayamadım kahvemi içerken kapının açıldığını görmedim biri daha mı geldi bir şey daha mı oldu ipin ucunu kaçırdım tek bir şey bile izlemeyi beceremedim kapıdan çıkmayı düşünürken pencereyi kapatmayı unuttum sizce gülümseyeyim derken onun elini sıkmak gerektiğini görmedim (…)

sanki şey gibi hangi kitaptan alıntı olduğunu söylesem ayıp gibi. bilen bilsin, bilmeyen de bilmediğiyle kalsın işte.

.

“ben yaptım” dedektiflik bürosu

Pazar, Nisan 9th, 2006

Her sene olduğu gibi bu sene de 9 Nisan’da birbirinden garip olayların beni beklediğini adım gibi biliyordum. Bu sefer işi profesyonellikle ele alacaktım, sır perdesini aralamak konusunda kararlıydım. Sabah uyanır uyanmaz bej renkli trençkotumu, siyah fötr şapkamı, siyah deri eldivenlerimi ve siyah güneş gözlüklerimi takıp bir de sigara yakarak daktilomun başında olacakları beklemeye başladım. Profesyonellik bunu gerektiriyordu.

Beni şaşırtmayan olaylar ard arda gelişmeye başladı. Telefonum susmak bilmiyordu. Tüm arkadaşlarım Yaş Pasta Çetesinin kendilerini tehdit etmeye başladığını söylüyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Hele ki baskılara dayanamayıp 3 karamelli, 7 frambuazlı, 4 de çikolatalı pasta alan yakın dostumun üzüntüsü beni derinden yaralamıştı. “Bu pastalarla ne yapacağım?” diye haykırıyor, gözyaşlarına gark oluyordu. Ona panik yapmaması gerektiğini, tüm pastaları hemen büroma getirmesini söyledim. İp uçlarını vakit kaybetmeden birleştirmem gerekiyordu. Fakat hay bin kunduz ki hiç bir şey bulamıyordum. Günün sonunda 32 karamelli, 65 frambuazlı, 42 çikolatalı pasta ve onca gözü yaşlı eş-dostla büromun loş odasında volta atıp sigara üstüne sigara yakarken buldum kendimi. Beyin kıvrımlarım adeta uyuşmuştu ve bu salya sümük ağlayan güruh her ne kadar sevdiğim insanlardan da oluşsa sinirimi bozmaya başlamıştı. Hepsinin eline üstünde “Winnie The Pooh” resimleri bulunan selpak ceplerden tutuşturdum ve evlerine yolladım. Beklenmedik bir olayla karşılaştıkları takdirde derhal beni aramalarını tembihledim.

İşte o an telefonum sanki “hepi böörtdey tuu yuuğ” diyerek acıyla çaldı. Kafamda bir ampul yanar gibi oldu ama hemen söndü. Arayan annemdi ve Yaş Pasta Çetesi muhtemelen onu da tehdit etmiş olmalı diye düşündüm. Fakat yanılıyordum. Annem “İyi ki doğdun yavrum” dedi. Bu ses kafamda defalarca yankılandı. Artık herşey netleşiyor, ipuçları kafamda birleşiyor hatta el ele tutuşup kutu kutu pense oynuyorlardı. İçimde tarif edilmez bir mutluluk, olayı çözmüş olmanın verdiği huzur vardı. “Ahahah, anneciğim teşekkür ederim, siz yapmamış olsaydınız tek başıma asla doğamazdım” dedim içimdeki tüm bu karışık duygularla.

Bu olayı bu kadar geç çözmem bazı çevrelerce beceriksizlik olarak adlandırılsa da hiç kulak asmadım. Sonuçta bu doğma işini yapalı çok sene olmuştu ve hatırlayamamış olmam gayet normaldi.

32 karamelli, 65 frambuazlı, 42 çikolatalı pasta ve ben, bu olayı büromda sessizce kutladık. “Ben olmasaydım hayat ne kadar da sıkıcı olurdu değil mi?” dedim sondan 5. yaş pastaya. Cevap vermedi. Boşverdim, sonuçta bu kostümümle yeterince karizmatiktim ve bir yaş pastanın beni cevapsız bırakması umrumda olacak son şeydi.

Yanımdan hiç eksik etmediğim kenarları yırtılmış fotoğrafı cüzdanımdan çıkardım. Uzun uzun inceledikten sonra ağabeyimi fotoşopla o hale getiren fotoğrafçıyı bir kez daha sevgiyle andım. 1981 senesine göre gayet başarılı bir iş yapmıştı. Ben o sırada ne o mutlu çerçevedeydim ne de hayattaydım. Aslına bakarsanız o kadar küçüktüm ki yoktum, bir terliksi hayvan bile benden çok hücreliydi. Fazla sorgulamadım. Bir kere olmuştum ve büyümekten başka bir seçeneğim yoktu. Sondan 5. yaş pastayı yedim.

familya.jpg
.

ışınla bizi skati!

Çarşamba, Nisan 5th, 2006

Aslına bakarsanız, biz sizden çok hoşlanıyoruz. Yok, o siz değil, biraz daha solunuzdaki ve o arkanıza saklanan evet. Her gün geçtiğiniz sokakları gösteriyorsunuz bize o güzel, naif işaret parmaklarınızla. (Bunu yaparken hafiften eteğinizi mi sıyırdınız? Ah pardon, bu sadece bizim fesatlığımız. N’olur kusurumuza bakmayın.) Biz yılmadan beher gün aynı saatte sizin geçtiğiniz yerlerde bulunmaya özen gösteriyoruz. Ama nasıl olur? Siz o sokaklardan geçeli bir yıl ya da daha fazla oldu diyor güzel yazınız. Siz her gün cesedinin kanı kurumamış bir hayalet gibi içimizden geçiyorsunuz. Üstelik elinizdeki katanayı kınından sakınmadan ciğerimizi dağlıyorsunuz. Siz bazen gerçekten de çok fazla oluyorsunuz. Ama zaten biliyorsunuz; boynumuz kıldan ince.

Biz en çok sizin o patavatsız a’larınızı seviyoruz. İç çekişlerinizdeki h’lerinizi seviyoruz. Yumuşak g’leriniz oluyor arada sizin. İşte onları yakaladığımızda hiç affetmiyoruz, saçlarını okşuyoruz. Siz gözlerinizi kapatır gibi oluyorsunuz, kollarımızda uykuya dalacaksınız hadi direnmeyin bu kadar. Ama siz aniden s’lerinizle saldırıveriyorsunuz. (Ssss!) Siz gerçekten de bizim kızıl saçlarımızın nasıl koktuğunu bilmiyorsunuz, bilemiyorsunuz. Kız olsaydık sizin sevdiğiniz erkekleri ve eğer erkek olsaydık o sizin sevdiğiniz kızları sevecektik şüphesiz. Belki de biz sizi sevdiğimiz gibi bizi sevmenizi keşkeliyoruz her gün. Cidden aşık mı oluyoruz size? Kelimelerinizin ağırlığı altında ezilirken biz zevkten inliyor muyuz? Bu sizi hiç ama hiç ilgilendirmez! İlgilendirmiyor da zaten. Bizim en sevdiğimiz şiiri seviyorsunuz, en sevdiğimiz şarkıları dinliyorsunuz ve bazen bizim yazacak olduğumuz öyküleri bizden önce yazıyorsunuz hiç utanmadan! Peki ama sahiden.. siz kimsiniz? O kurşun kaleminizden çıkan şeyler bizi ne hallere koyuyor biliyor musunuz.

bu yazı 3 kişi için yazıldı.

.

kurbağa ve minik tavşanın hikayesi

Salı, Nisan 4th, 2006

bugün çok mühim bir gün kendisi. çünkü bundan tam 28 yıl önce ağabeyim, ebesinin göbek bağı yerine minik rezistanslarla bezeli göbek kablosunu kesmesiyle annemin karnından dışarı çıkıvermişti. doğar doğmaz da elindeki minik kompleks parametrik impulslarla güçlendirilen godalinyum potanslarını emmeye başlamıştı böyle emzik gibi. dün gibi hatırlarım, annem haliyle “bey bu çocuk bi değişik oldu, bi tane daha yapalım güzelinden olsun” demişti ve beni yapmışlardı sonra. ne kadar haklı olduklarını da görmüşlerdi tabi.

ben doğduktan sonra o gün bugündür, kinder sürpriz kutularının içine ordan burdan bulduğu motorları yerleştirerek vantilatör, elektrikli süpürge gibi bilumum gereksiz icatlara girişen abim beni çekemediği için önceleri “acaba bıngıldağına dokunsam içine göçer mi?” merakıyla başlayan tüm keşfetme güdülerini üstümde güdülemiştir. kâh parmağını burnuma sokmuş, ardından “şimdi sıra sende” diyerek benim parmağımı kendi burnuna sokmaya çalışmış, kâh “gel canım kardeşim bak senle cici oyun oynıycaz” diyerek valiz içine kilitlemiş, kâh “saniyede kaç kere kafasında top sektirirsem ağlar” denemeleri yapmıştır. senet imzalatıp verdiğim ve geri gelmeyen harçlıklarımı hiç saymıyorum.

işte ben o minikcik yaşlarımda, doğuştan var olan üstün zekam sayesinde tüm bu yaşananlara karşı çok ama çok önemli bir savunma mekanizması geliştirmiştim sayın okuyucu: bağırmak! bu konuda gittikçe uzmanlaşmamsa kaçınılmazdı. yer altında bulunan gizli laboratuvarımda çiğ yumurta içip geceleri amansızca çalışıyor, çeşit çeşit çığlık atma metodları buluyordum. şaşırtıcı ama daha ilk geceden “imdaaaaaakkk, aaağhh, hiaaaayyyyy” adlı prorotiplerimi hazırlamıştım. test etmek için sabahın olmasını bekleyemiyor; heyecanımı yatıştırmak için, o zamanlar sudoku olmadığından mütevellit sudoku çözemiyor; onun yerine renk renk fasulyelerimi burnuma sokuyor; abaküsümün boncuklarını yalayarak fiş defterimdeki fişleri heceliyor; histerik kahkahalar atıyordum. sonunda gününü görecekti.

ve fakat talihsizliğim peşimi bırakmıyordu. mükemmel tekniklerle geliştirilmiş örs çatlatan, üzengi titreten silahımı gören kötü kalpli ağabeyim bir çırpıda karşı savunma geliştirmiş, ağzımı tutuvererek beni etkisiz hale getirmişti. bununla kalsa gene iyiydi, o da tüm kötü ve şeytani güçlerini birleştirerek yeni bir silah icat etmişti. “yerçekimsel tükmük damlaları!” kurbanının -yani benim- ellerini kollarını tutuyor, yere yatırdıktan sonra muhtemel bir çığlık yaratmak üzere açılan ağzıma doğru o yapışkan tükürüğünü sallandırıyor, uzatıyor ve yaylandırıyordu. o sırada durumuma mı yanayım, mükemmel buluşumun birdenbire çöküşüne mi yanayım, nerelere gideyim senin elinden caanım. ah ne acı günlerdi.

tüm bunlarla yetinmedi, gözlerini belerterek “ben senin aabin diilim, ben onun karşıt evrendeki gözü dönmüş kötü kalpli ruh ikiziyim” diyerek beni korkutmaya devam etti. savunmasız burnumu ısırdı. kendisi zamanında burnunu çok kurcaladığı için burun delikleri 3 baş parmak sığar çaplara ulaştığından, o hokka minik burnumu hiç çekemezdi zannımca.

sonra biz birden büyüdük. bir baktım abimle bara, diskoya, deniz kenarında kızlara bakma… aayh! şey, yüzmeye gider olmuşuz. böyle bir kankalık durumları filan. tabi ben içimden “kesin bi fitne fesatlık düşünüyodur” dedim, temkinli davrandım, pek yüz vermedim. bana ısmarladığı biralardan ilk yudumları hep ona içirdim. aa baktım hala yok bir kötülük, durdum ve “hmm..” dedim.

sonra o bir keresinde okumaya, büyük adam olmaya yurt dışına gitmişti. hele de bir keresinde 5 sene hiç dönmemişti. o zaman işte azıcık özler gibi olmuştum.

şimdi kendisi kıbrıs’ta allah’ıma bin şükürler olsunlar. o mesafeden burnumu ısıramıyor ne de olsa. hayır kocaman adam oldu, hala ısırıyor! ayıp denen bir şey var! benim de burnum var ve üstelik burnumun da canı var! madem ısırmak istiyor gitsin kendine esnetik, sentetik burunlar alsın, çitleyip çitleyip atsın filan.

burdan kendisine sesleniyorum! abi beni iyi dinle!

leberjer e son şiyen
jem mon şiyen
en bon gardiyen
kimanj pötüravey biyen

tombul kurbaa, seni seviyorum. nice mutlu yaşlara!

bi de kaç yaşına gelince büyümeyi düşünüyosun?

.