archive for Mayıs, 2006

ağaca çıkmazsak külotumuz görünmez

Pazar, Mayıs 28th, 2006

merebabenradyoyum

soldan üçüncü kafam iş başında. itekliyorum itekliyorum gitmiyor doktor bey. sürekli duygusal çalışmalara ağırlık veriyor. gerçi neden olduğunu biliyorum ben. teşhir edemiyor ya istediklerini, dellendi! teşhir teşhir teşhir, illa ki göstericek; baaaaak, benim şuyum var! e varsa var be kızım, elaleme ne bundan? dön önüne. kavuştur kollarını, hah şöyle çiçek ol.

eskiden böyle değildim ben. bu soldan üçüncü kafam ben kaç yaşımdayken evrimleşti tam olarak bilemiyorum ama ilkokulda kesinlikle yoktu. ilkokul üçteydim ve benim hoşlandığım çocuk tahtaya beni seven oğlanların [evet oğlan dedim] listesini [evet liste dedim] yapmıştı ve ben çok ama çok utanmıştım. ağlayarak kaçmış bile olabilirim. bir de şimdiki halime bakınız doktor! bıraksalar beni sevenlerin listesini kendim yazıcam tahtaya! böğrünç beni seviyooo, hmm sonra umutcaaan, kemaal, diğer kemal de seviyo hatta, ona bundan sonra mustafa kemal diyim de karışmasın. neden teşhir etmek istiyorum, bunlar doğal şeyler midir doktor? kendimin yazmış olduğu en sevdiğim kitap olan teşhircinin el kitabı, cilt 3, sayfa 328′de bunların doğal olduğu, panik yapmamam gerektiği yazıyor. bu buloğu boşuna mı aldım ben doktor, rahat rahat, şöyle sakin sakin teşhir edeyim diye aldım. aslında düşündüm de o kadar da gösteresim yok. utanırım aslında. görmemişin falanı filanı olmuş da şeyetmiş gibi ne o öyle. hihihih. aslında güzel bir şey teşhir. en güzel bir şey tamam mı? bunu kabul et ve teşhire gerek yok da bık bık bık bunlarla gelme bana. teşhire gerek yoksa neden bulog sayfan var, ha. yaa. bunları düşün bir kere. sen de gösteriş manyağı bir pisten başkası değilsin ve bunu bu şekilde kabul edersen herkes mutlu olur. ben mesela kabul ettim, mis. öpiyim doktor.

.

you’d better back off.

Cumartesi, Mayıs 27th, 2006

kadın - ağustos, 2005 (by erdal)

Canı sadece bir bardak su istiyordu. Taze doldurulmuş sürahiden bir bardak su. Kimsenin bir bardak su verecek zamanı yoktu. Alt tarafı bir bardak sudan bahsediyorum. Yoktu işte. Fakirdi. Fakir kaldı. Kimseye küsmedi. Su ve bardak dışında.

.

tam bir kadın!

Cuma, Mayıs 26th, 2006

aimee

akşama ne yemek yapsam? dün patlıcan yaptım yemedi. beğenmedi, evet evet beğenmedi biliyorum ben. bir yandan çocuğun okul taksidini düşünüyorum. ne gerek var özel okula dedi de dinlemedim. daha nazmiyaanımgilin altın günü var yarın. nasıl söylesem de bu seferlik bana toplasak, sıkıştık bu ay. tuvaletin musluğuyla da ilgilenmek lazım, geceleri beynimin içinde yankılanıyo o damla sesleri. pazartesi günü rejime başlıycam, sibel’den almalı o rejim programını. o elbiseyi de aldım ama dolapta bekliyo. haftasonu çocukları da alıp pikniğe mi gitsek? çamaşırları bugünden yıkayayım ben ne olur ne olmaz. kıristofır da arayıp duruyo, ay neymiş, süper bi senaryosu varmış da o role benden başkası olmazmış. ocakta yemeğim vardı çok konuşamadık ama bakıcaz artık.

.

thoroughly strikethrough

Salı, Mayıs 23rd, 2006

birileri boğazıma yapışıyor. çok çirkinim. o rapor öyle oluyor mu ha, oluyor mu, yakışıyor mu bana? ben kuyu başı datalarını neden çeviriyorum ki kuyu dibine? beni sıkan mı var? açarım telefonu, isterim datayı. alt tarafı salak bi grafik için yapıyorum bunları, olabildiğine salak bir excel grafiği için. sürekli üstünü çiziyorlar yaptıklarımın. tekrar tekrar geri gönderiyorlar. ben tam doğru yaptım derken, tam sevinecekken bir şeylere.. siliyorlar. birileri sürekli üstümü çiziyor.

ben size ne yaptım sevgili lan’lar, biricik ulan’lar? ben ben ben! ne ben? siz ben ben ben derseniz ben tam üç kere ben ben ben ben ben ben ben ben ben olurum tamam mı? şuramın da üstünü çizer misiniz lütfen müdür bey amca? ben gerizekalı olduğum için, size yemin ederim çok dürüstüm bu konuda, tam bir gerizekalı olduğum için ben bu işlerden anlamıyorum. basınç, sıcaklık filan sokakta yanımdan geçseler tanımam. şiğir okuyim mi size? tam dört bin sekiz yüz doksan tane basınç datam var? mısra mısra ezberimde hepsi. ya sizin, sizin var mı ha? altı saniyede bir okuyorum. bip. bibip. ben bip. neaber? bir basınç ölçüm cihazı kadar işlevim yok. hiç bir şey hakkında bilgim yok. çaktırmıyorum. öyle güzel susuyorum ki herkes beni bir şey sanıyor. ya da sanmıyor. ah günlük raporlar da geldiler. canlarım. on dokuz-yirmi-yirmi bir-yirmi iki-yirmi üç mayıs. beş günlük dataları giricem o sayfaya. neden? o adam o raporları intranetten okumak istemediği için. n’olur üstümü çizin! nefes alamıyorum. fay fay kırın beni. asitleyin galon galon. lütfen üstümü çizin de kurtulayım. ağzımı yüzümü çizin. tümden çizin. bütün bütün çizin. zik zak çizin, ya da dümdüz çizin. yeter ki çizin. bakın gene konuşuyorlar. simulasyon diyorlar. yaptın mı diyorlar. hayır yapmadım. yapmak istemiyorum. öğrenmek istemiyorum ben bunları. kafama kafama sokmayın şu bipleri, bibipleri! çok saygıdeğer ağzını burnunu kırdıklarım, doktorunuzun adresini bana da verir misiniz? ihtiyacım var çünkü. çünkü ben hep susuyorum. çünkü ben aslında her şeyi biliyorum. çünkü ben susunca her şey geçicek sanıyorum. bekleyince geçicek sanıyorum. öylece durunca bu da kendi kendine çözülür gider be diyorum. düzelir diyorum. konuşsam n’olcak ki? bık bık bık. neden konuşiyim ha? ben ben ben‘miş. ben bi konuşsam ben ben ben ben ben ben ben ben ben konuşurum! pek güzide kaşını gözünü yardıklarım, ebenizin hatrına çizin üstümü! bi çiziktirip gidin gözünüzü seviyim.

.

sermet, katran ve 2 varil kuş tüyü
[lock, stock and two smoking barrels diye okunur]

Cumartesi, Mayıs 13th, 2006

saate baktım, sekizi on geçiyordu. kaldığım odanın zeminin mon ami yeşili olması ise sevindiriciydi. kalkar kalkmaz çimenlere basıyor gibi bir his. bazen tam bir poliyanna oluyordum. oysa ki bir tam bir bölü üç kalamiti ceyn’dim. kül tablasını yukarı doğru fırlattım ve tam ortasına ateş etmek suretiyle etrafa kül tablası parçaları saçtım. neşem biraz yerine gelir gibi oldu. ayaklarıma bir şey batmadı, otel odalarında terliklerimsiz dolaşmam. prensipliyimdir. cenaze levazımatçısı vilyım ve sevimli akbabası saymın kültablası kırıklarının tabutu için ölçü alırken çizmelerimi giydim. mahmuzlarımı şıngırdatarak çıkışa doğru yürüdüm.

uf bu neydi ya? sermet kot pantolon giymişti ve gömleğini göbeğine kadar çektiği kotunun içine soktuğu yetmezmiş gibi bir de pembe payetli kemer takmıştı. ensesine ve hemen ardından alnına istemsiz ve seri bir şekilde vurdum. sinirlenince gözüm hiç bir şey görmüyordu. ona o kemeri çıkarması gerektiğini sakin bir dille ifade edip yere tükürdüm. sermet benden korkardı. sicil numaram onunkinden hayli büyük olmasına rağmen korkardı. silik bir tipti. efendi çocuktu ama hakkını yemiyim. gene de sermet’e neden gıcık olduğumu bir türlü bulamıyordum. geceleri yatmadan önce baş ucu kitabı niyetine o koca koca mühendislik kitaplarını hatmediyordu muhtemelen veya cep yasin okuyor olabilirdi pekala. kasabadaki bara gittiğimizde limonlu sodadan başka bir şey içmezdi. hiç bir kıza yan gözle baktığını da görmemiştim. saçlarını sağa tarıyor ve bunu sol arka cebinde taşıdığı zamanında tanesini beş yüz bin türk lirasına aldığı tarak yardımıyla yapıyordu. bu tarakla bıyıklarını da tarıyor olmalıydı. maça gitse tek bir tezahürat etmeyip orda öyle saatlerce dikilecek gibiydi. hep kontrollü, planlı-programlı ve sakindi; tepeden tırnağa -bende tiksinti yaratacak kadar- mülayimdi. onu heyecanlandıran hiç bir şey yoktu sanki.

tüm bunları düşünürken sinirden elim ayağım titremeye başlamıştı. n’apıyordu bu sermet? cenaze levazımatçısı vilyım sanki düşüncelerimi okumuştu ve o sırada en çok ihtiyacım olan katran ve tüyü getirmişti. sermet’i oracıkta önce katrana sonra da tüye buladım. sermet hiç bir şey yapmıyordu. bu tepkisizliği elimin ayağımın daha da çok titremesine sebep olmaktan başka bir işe yaramıyordu. sermet bir kere bağırsaydı, bana vursaydı veya en azından bunu neden yaptığımı sorsaydı rahatlayacaktım. gözüm dönmüştü. sermet yere baktı. sermet yere bakıyordu. sonra kafasını binbir tereddütle hafifçe yukarı kaldırdı. bir an ümitlenir gibi oldum. evet dedim evet, şimdi bir şey yapacak. yüzüme baktı. dudakları kıpırdadı ve ağzından şu soru döküldü: “abdestim bozulmuş mudur kalamiti bacım?” vilyım’a baktım. vilyım anladı. saymın zaten hep bu anı bekliyordu. vilyım sermet’in en ve boy ölçüsünü aldı. sermet hiç bir şey anlamıyordu. elim silahımın gümüş kabzasındaydı. ağzımdaki ot parçasını parçalarcasına çiğniyordum. sermet’e baktım. baktım. baktım. bak-tım. “sermet.. buradan uzaklaş lütfen.” dedim.

arkamı döndüm. mahmuzlarımı şıngırdatarak atıma doğru yürüdüm. saate baktım. sekizi kırk üç geçiyordu. yürüdüğüm yolun mon ami yeşili yağlı boyayla boyanmış olması sevindiriciydi. çimenlere basıyor gibi bir his. bazen tam bir poliyanna oluyordum. oysa ki bir tam bir bölü üç kalamiti ceyn’dim. cebimden çıkardığım elli kuruşu yukarı doğru fırlattım ve tam ortasına ateş etmek suretiyle etrafa kuruş parçaları saçtım. neşem biraz yerine gelir gibi oldu. ayaklarıma tabi ki de bir şey batmadı çünkü “cenaze levazımatçısı vilyım ve sevimli akbabası saymın kültablası kırıklarının tabutu için ölçü alırken çizmelerimi giydim” demiştim sen beni dinlemiyor musun, ha?

enlemini boylamını bilmediğim bu topraklarda sadece dört gün daha geçirmem gerekiyordu. gün sa yı yor dum.

IIII IIII

.