archive for Ağustos, 2006

“içinde deresi ve küçük tavşanlarıyla orman kokmak”

Çarşamba, Ağustos 16th, 2006

şemsiyemin üstünde biriken kar kütlesini şöyle bir silkeledikten sonra ağustosun 16’sına adım attım. monsieur vian bekletilmekten hiç hoşlanmazdı ve bu yüzden tam da kararlaştırdığımız gibi buluşacağımız meydana adım atan iki yüz otuz dört bin yedi yüz on üçüncü kişiden sonra geldim. eve gider gitmez yazmaya başlayacağı yeni romanında beni “yürüdükçe saçlarının turuncu buklelerinden pamuk helva kokusu saçan mor göz altlı kar tüccarı” olarak betimleyeceğini bakışlarından anladım. merhaba bile demeden elindeki beyaz çiçeği zarif hareketler eşliğinde bileğime taktı ve çiçeğin saniyeler içinde donmasını beraberce izledik. bu numara onu yıllardır aynı şekilde eğlendiriyordu. bense alışkındım, sonuçta bu benim işimin bir parçasıydı. ben bir kar tüccarıydım, bu gerçekti çünkü bunu o kurgulamıştı. benimle neden görüşmek istediğini ise bilmiyordum.

yanımda durdukça üşümeye başladığını ve titremesini bana belli etmemeye çalıştığını görebiliyordum. çok geçmeden yanında getirdiği füme rengi paltosunu giydi ve ağzından buharlar çıkarken “çöl sıcağı” adlı kafeye gitmeyi teklif etti. bunun orada oturan müşteriler için pek de hoş olmayacağına karar verip “buzlu çay kahvesi”ne doğru yürümeye başladık. yol boyunca bana sorduğu tek şey “jean sol partre”la görüşüp görüşmediğim oldu. bazı kusmuklarının kayda değer iğrençlikte olduğunu belirttim ve prensiplerim gereği bir vian kadını olarak jean sol partre’la asla görüşmeyeceğimi ekledim. vücut sıcaklığım -10 derece olmasaydı o an beni öpebilirdi. bu sırada “buzlu çay kahvesi”ne ulaştık. içeri girer girmez tüm buzlu çay severlerin buzlu çaylarını buzsuz içtiğini görmek bizi şaşkınlığa boğdu. buz kalıbında o gün için özel olarak hazırladığım kolyemi kırıp herkesin bardağına birer parça buz atmamsa tüm müşteriler tarafından övgüyle karşılandı. gözlerden uzak, benim rahat edebileceğim -20 derecelik bir masa bulduğumuzda ise monsieur vian’ın benimle neden görüşmek istediğini hala bilmiyordum.

yeni romanına ait, yer yer çizgiromana dönüşen notlarını açtı ve konuşmaya nerden başlayacağını bilemediğinden kafasını kaşıdı. bense retinamın donmaması için her 2 saatte bir kullanmam gereken özel solüsyonumu gözüme damlattım. onun konuşmasına fırsat vermeden bu solüsyonun en azından 5 saatte bir kullanabileceğim daha başka bir formülü olup olmadığını, bu yüzden doğru düzgün uyuyamadığımı ve bunun beni gergin yaptığından bahsettim. göz pınarlarımdan dışarı taşan bir kaç damla ise yanaklarımda dondular. donmuş damlaları eliyle temizledikten sonra bunun üstünde çalışacağını, gene de mor göz altlarımı muhafaza etmem gerektiğini söyledi. karşımda duran buğulanmış aynada kristalize olmuş saç buklelerime baktım ve çektiğim tüm zorluklara rağmen beni bu şekilde kurgulamasının hoşuma gittiğini düşündüm. benimle neden görüşmek istediğini sanki kendisi de unutmuş gibiydi ve dayanamayıp sordum:

- benimle neden görüşmek istediniz monsieur vian?

- siz.. siz mor göz altlı kar tüccarı.. bugünkü buluşmamızı size borçluyuz çünkü sizi tanımıyorum ve tüm bunları siz kurguluyorsunuz. itiraf etmeliyim ki ben de iyi vakit geçiriyorum.

verdiği cevap karşısında gerçekten de donup kaldım. kendimi aptal gibi hissettim ve bu yüzden tüm gücümü çevredeki herşeyi ve 16 ağustos’u dondurmak için harcadım. beni engellemeye çalıştı. yaptığım şey düpedüz intihardı. bir süre sonra çevredekiler de ne olduğunu anlamaya başladılar fakat beni durdurmak için geç kalmışlardı. bana doğru koşmaya çalışan herkes birer birer donuyordu. tüm bunlar gerçekti çünkü bunları ben kurguluyordum. bana verdiği cevap tüm gücüme kavuşmama ve aynı zamanda birden kaybetmeme sebep olmuştu. umarım mezarında ters dönmemiştir.

 

* * *

bu yorumu öper, elinden tutup parka götürür, pamuk helva alırım. sonra diğer yorumlar ağlamaya başlar, dayanamam onlara da alırım. bugünlerde kendimi bi şey sanmaya başladım. hayra alamet değil.

.

“iki küçük kirli kara göz”

Çarşamba, Ağustos 2nd, 2006

orada durmuş öylece bana bakıyordu. onun tarafından izlendiğimin farkında olup olmadığımı düşünmüyor, bakışları beni rahatsız etmese de kendimden rahatsız olmama sebep oluyordu. ne düşündüğünü biliyordum. hayır beni kıskanmıyordu, bunun adı kesinlikle kıskançlık değildi. minik etek giydiğimde bacaklarıma bakan kadınlar huzursuz eder beni. onlar kısa bir sürede gözleriyle taranmadık nokta bırakmazlar ve o iki üç saniye içinde hanginizin daha güzel bacakları olduğunu mukayese ettikten sonra sahte bir gülümsemeyle bugün çok şık olduğunuzu söylerler çünkü. bu kızın bakışlarında ise bugüne kadar hiç tatmadığım dingin, ürkek ve naif keşkeler vardı sadece. ne düşündüğümü bilmiyordu.

bana çay uzatan çatlamış ve kırmızı ellerine baktıkça kendi ellerimin beyazlığından ve narinliğinden utanıyordum. kışın ortasında buz gibi sularda bulaşık yıkamak zorunda olan elleri ne yapmak isterdi. kalemimi ona armağan etmeyi düşündüm. yoksa çocukken izlediğim o filmdeki gibi küçük bir el aynası mı daha mutlu ederdi onu, karar veremedim. sevdiği bir oğlan filan var mıydı, becerikliliği karşısında kendimi iyiden iyiye aciz ve işe yaramaz hissettiren elleri hiç değmiş miydi ona. vitrinine yandığım bir mağazanın ipek kumaşları ne kadar gerçekti çiçekli basma eteğinin yanında. kılcal damarlarını sayabildiğim bu ince yüzün ardına saklanan neler vardı bilmediğim.

hangimiz daha sahici‘ydik. onu iki üç saniyede süzüp kendimle mukayese etmemiş miydim. o kadınlardan ne farkım vardı. hiç bir zaman onun gibi dingin, ürkek ve naif keşkeli bakışlarım olmayacaktı.

yutkundum. ilk paragrafta yazdığım “bakışları beni rahatsız etmese de kendimden rahatsız olmama sebep oluyordu” cümlesine kendimin değilmiş gibi baktım. duyarlılık süsü verilmiş bu kibir cümlesinden utandım. kalemi ve çantamda bulduğum saçma sapan bir el aynasını masada bıraktım. bu hikayeyi yazan gereksiz güzellikteki ellerimi oracıkta yaktım.

- o -

*”iki küçük kirli kara göz” met-üst’ün denemeyenler adlı kitabında yer alan bir hikayesinin başlığı olup, bu yazıyla herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır.

.

lüküs hayat!

Salı, Ağustos 1st, 2006

.