archive for Ekim, 2006

hazır kart’a inanmıyorum ama bir güç var + öküz anlatıyor

Salı, Ekim 31st, 2006

PART-I

“bebekler bazen sarılıp sarmalanmak, kendilerini güvende hissetmek ister” dedi ve bebeği kundakladı. az önce ters dönmüş bir hamam böceği gibi elini, kolunu, bacağını sallayan bebek tüm bunlara hiç de karşı koymadı. bunu söyleyen de komşumuz müzeyyen hanım teyze filan değil ha, bildiğin “lost”taki john locke. biz bazen hepimiz kundaklanmak istiyoruz. kundaklanmak derken, şu küstüğün zaman kollarının kendini sardığı yerden tutuşturulmaktan bahsediyorum. aptal olma. insan kendini tutup, tutuşturup, kundaklayabilir mi hiç. o yüzden bir kere ters döndüysen bari çok debelen de seni mutlu sansınlar. sana söylüyorum “özgür kız”. o bedava konturların bir kısmını ayırıp anneannenlerin bayramını kutlamışsındır inşallah.

PART-Y *

bundan sonra çok özgüvenli olucam. dışardan süper görünüyo. düz halim bile çok harikulade olacak. güneş gözlüğü de aldım. ama iş çıkışı takamıyorum saatler geri alındı ya, baktım güneş batmış çoktan. olsun enerji çoğalıyomuş saatler geri alınınca, vatana millete canım feda. yukarıda harikulade dedim diye şaşırdın gibi sanki. bana yakıştıramadın. sana kendime özgüvenim var dedik di mi. harikulade de ne güzel kelime ha. fevkalade de öyle hakeza. bunları hep kullancam. kendime tapıyom, egom manyak. amerika’nın çıldırdığı dizi “lost” şimdi sienbisi-i’de. görüldüğü gibi genel küntürüm de vardır. sienbisi-i olmazsa neşınıl cografik izliyorumdur kesin.

PART-Z

part-y’de verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz.

.

out of bed

Çarşamba, Ekim 25th, 2006

beynimizde bir unutma merkezi vardır. farkında olmadan beynimizdeki çoğu şeyi unutma merkezine göndeririz. unutulmak istenen öğeyi kağıt öğütücüden geçen bir kağıt parçası gibi düzgün şeritlere ayırır ya da çöp öğütücüden geçirir gibi milyonlarca küçük parçaya böleriz.

hepimizin bildiği gibi beynimizde bir de öküzlük merkezi vardır. bazen düşüncelerimizi farkında olmadan oraya göndeririz ve çok öküz oluruz. bu, bir başkasının hakkımızda “hiç ince düşünemiyor, öyle denir mi hiç! hiç öyle yapılır mı! ayıp!” ve hatta “tü allah senin bin türlü yazıklar olsun yani” dediği andır. ben en çok bundan korkarım. eskiden yanlış anlaşılmaktan korkardım, artık öküz gibi anlaşılmaktan korkuyorum. çok basit bir şeyi düşünememekten korkuyorum. bunu yapabildiğime göre, şüphesiz beynimizde bir öküzlük yapmaktan korkma merkezi vardır. bazen düşüncelerimizi oraya göndeririz ve korkarız. beynimizde bir korkma merkezi olduğu gibi bir endişe ve hemen 45 angström yakınında bir üzülme merkezi de vardır. bu iki tehlikeli merkeze dikkat etmeliyiz doğrusu. düşüncelerimizi oraya göndermemeyi başarırsak ne endişelenir ne de üzülürüz. beynimizin neden merkezi ise çözüm üretemeyen, en gıcık merkezdir. çünkü sürekli şöyle der: “neden? neden? neden? neden? neden? neden?” and so on. beynimizde bir de kayahan merkezi vardır. oraya giden yolunu kaybetmiş düşüncelerimiz “ben nerde yanlış yaptım?” adlı şarkıyı söyler.

şu anda oturup blog yazdığıma göre pek tabi ki beynimizde bir blog yazma merkezi de vardır. beynimizde bir çok merkez vardır. bugün bunları tanıdık. beynimizin aferin merkezi bize aferin dedi. aferin.

.

kurşun kaleminizi alabilir miyim?

Cuma, Ekim 20th, 2006

bi not bırakıcam da

hani küçük çocuklar istedikleri bir şey alınmayınca yalancıktan mızırdanırlar ya. hani bu mızırdanma öyle sahtedir ki dikkatleri dağılınca ne istediklerini bir an unutup ağlamayı keserler. hani ardından yarım kalmış bir işe kaldıkları yerden devam eder gibi mızırdanmaya devam ederler sırf birisi ilgi göstersin diye. şu anda tam öyleyim. hani olur ya öyle. öyle.

.

uykumetre

Perşembe, Ekim 19th, 2006

nokia alarm zili şeklinde birdenbire çalmaya başlayan gövdesi 1 metre çapındaki zemberekli kırmızı saati susturdu ve “lütfen arkanıza yaslanın, seansa başlıyoruz” dedi. boynunda 3 steteskop asılı, elinde kırmızı bir uçan balon tutan, kırmızı rugan ayakkabılı, beyaz önlüklü bu adam her gün önünden geçtiğim taksi durağının şoförüydü. bense içinde bulunduğum göz kamaştırıcı beyazlıktaki odada bu mon ami yeşili koltuğun üstüne uzanmış nerede olduğumu anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyordum.

“ah bir şeyi az kalsın unutuyordum” demesiyle önlüğünün sol üst cebinden çıkardığı kırmızı takma burnu burnuna taktı. “kırmızı takma burunlar burnumuza takmak içindir” derken, aynı “john locke” gibi güldü. “bu sakinleşmen için” diyerek elinde kırmızı uçan balonu elime tutuşturdu.

bir çeşit doktor mu, yoksa gerçekten taksici mi, yoksa bir çeşit insan mı olduğunu çözemediğim adam gözlerini kocaman açarak “fazla vaktimiz yok küçük hanım, ne düşleyecekseniz çabuk düşleyin, ben de merak ediyorum doğrusu” dedi. ne dediğine pek anlam veremesem de, fazla seçeneğim olmadığından düşlemeye başladım. düşlediğim şeylerin odada belirmesini ise kısa süreli bir şok içinde izledim. kısa süreli diyorum çünkü buna o kadar çabuk alıştım ki tüm vücudum rahatlamış bir şekilde saçma sapan şeyler hayal etmeye devam ettim. avucumun içinde bir muzlu big babol düşledim ve paketin içindeki 5 sakızı da ağzıma attım. sanırım bunu hep yapmak istemiştim.

5′li sakızımı şişirip şişirip patlatırken hayallerimin evinin orta boylu bir maketi yavaş yavaş oluşmaya başladı. kırmızı çatılı, müstakil bir ev düşlediğimi sanıyordum ki beliren şeyin sadece bir kombi olduğunu gördüm! taksici doktor bir kahkaha patlattı! “ne yani, düşün bir kombiden mi ibaret?” “evet ama dikkat ettiyseniz, markası vaillant, vayyant diye okunuyor!” dedim. sinirlenmiştim çünkü düşlerim bu kadar küçük olmamalıydı. lanet olası emlakçılar bilinç altımı bile kirletmişti. “2+1 kombili vikbikvik..” allah bin türlü merkezi ısıtmanızı versin.

odanın içinde pembe burunlu tavşanlar zıplıyor, kelebekler filan uçuyordu. konsantrasyonumu kaybetmiştim. zamanım daralıyordu ve benim düşleyebildiğim sadece vayyant marka bir kombi, bir iki tavşan, böcek filandı. bir an önce hayallerimin evini yapmalıydım. evin şurası şöyle süper, burası böyle süper, süper süper lüks, kirası da 5 ytl filan hahah! evet bunları yapabilirdim, yapacaktım, yapıyordum! … gövdesi 1 metre çapındaki zemberekli kırmızı saat nokia alarm zili şeklinde çalmasaydı eğer.

seans bitmişti. her şey kaybolmuştu. yatağımda yatıyordum. işe geç kalmıştım. umrumda değildi. çünkü dünyadaki herkes, sabah bir kaç dakika daha fazla uyuyup, daha fazla düşlemek için taksicilere para veriyordu. taksiciler düpedüz uyku tüccarlarıydı. seanslar da iki nokia alarm zili arasındaki erteleme süresi kadardı.

.

ben bu aralar..

Pazartesi, Ekim 16th, 2006

sevgili okur (ve sen sevgili bergüzar),

gerçekten aklımdasın. o şeyler bi belli olsun söz yazıcam sonra. şimdilik pek ayrıntılı anlatamıyorum. kesin olan bir şey var. iki kere iki dört. grüşürüz.

0iki9_e.gif
.