archive for Aralık, 2006

gunluk_uretim_raporu_361

Çarşamba, Aralık 27th, 2006

batı palamut sahası otp arızası nedeniyle 3.5 saat stop kalmıştır.

doğu danagöz sahası teiaş enerji kesintisi nedeniyle 2 saat stop kalmıştır.

güney emmioğlu sahası çok çirkin ve bunalımda, bu nedenle tam 56 saat stop kalmıştır. şaka lan 6 saat.

kuzey jelibon sahasında uygulanan jel uygulaması çok kötü ya :.( haha, sanki okuyon raporları, n’aber?

ponpini-munay sahasında işçiler isyan çıkardı, kuyu başında mangal yakmışlar, rakı-balık felan nedeniyle kuyu tam 8 saat stop kalmıştır. yarasın, nazdarovya!

güney fatality-5 kuyusunda baş sondör’ün doğum günü sebebiyle sondaj operasyonuna ara verilmiştir. iy ki doğdun mahmut ustaaaa : )

benyaptim.org-9 kuyusu yüksek basınç sebebiyle patladı. üstümüz başımız hep petrol oldu. n’apcaz bilmiyoruz. güney fatality-5 kuyusundan mahmut usta bekleniyor.

arz ederim.

.

would you mind me closing the door?*

Pazartesi, Aralık 25th, 2006

sonrasında komşular rahatsız olur diye müzik dinlemeyi bırakıyorsun sen. işin kötü yanı, müzik dinlemeyi özlemiyorsun da. dolapta bir dilim pasta var ve sen buna sevinmeyi unutuyorsun.

statik tepkilerinin sebebi olan dinamik kaygılarına dair binlerce bağımsız değişken bulabiliyorsun. matematiğin iyi diye evreni çarpıp bölmeye hakkın yok ve bazen seçmek gibi bir lüksün de olmayabilir ama,

seçmemek için her zaman bir şansın var dostum.

.

.

*those who wouldn’t are the ones who know that they’re already inside. the ones that i’m grateful for. thank you.  

[kapıyı kapatmamı sorun etmeyecek olanlar, zaten içeride olduklarını bilenlerdir. yani benim minnettar olduklarım.]

.

kendini prenses sanma gereçleri

Çarşamba, Aralık 20th, 2006

1. yüze doğru esen, saç dağıtan hafif bir rüzgar.
2. kemik rengi, uzun bir palto.

bu kadar.

şimdi halkını selamla..
hey n’apıyosun?
el salla demedim, abartma, abartma!

.

optimum verimlilik ve zarafet yasası

Salı, Aralık 19th, 2006

sevgili jürgen,

evrenin optimum verimlilikle kullanılması gerektiğine dair düşüncelerim var. bugün sevgili dostum mehmet’le buluşmak üzere gittiğim mekanda, iki koltuklu bir masanın boş olduğunu gördüm ve tereddüt etmeden oturdum. o koltukları boş bulmak biraz zor oluyor çünkü sandalyeli masaların sayısı daha fazla ve koltuklar gerçekten çok rahat. mehmet yaklaşık olarak 10 dakika kadar geç kaldı ve ben 10 dakika kadar erken geldim.

bu süre zarfında yavaş yavaş çevremdeki diğer masalar da dolmaya başladı. gelen iki-üç kişilik grupların sandalyelere oturmak zorunda kalması ve benim iki güzel koltuklu masada tek başıma oturuyormuş gibi görünmem beni bir süre rahatsız etti. kendimi haklı çıkarmaktan memnun bir iç ses sayesinde mehmet’in az sonra geleceğini hatırladım. o masada iki kişi oturacak olmamız bana koltuklu masaya oturma lüksünü veriyordu.

peki ya herkes böyle mi düşünüyordu? eminim tek başına bile olsa o koca koltuklu masaya oturacak olan pek çok insan vardı. bense tek başıma olsam muhtemelen sandalyelere yönelirdim. kimileri bunu eziklik olarak adlandırmaktan çekinmese de, ben bunu evrenin optimum verimlilikle kullanılması adına yapıyor olurdum.

kibar olmak lazım geliyor jürgen. zarif olmak lazım geliyor. ben ki, birisine haddini bildirmek istiyorken bile, o kişiye reddemeyeceği bir methiye düzermişcesine sövmek istiyorum. sövmek küfür etmek değil elbette, hicvin güzelliği inceliğinde yatıyor. bir odun parçasına çiçekler açtırıp, aynı odunu ağaçtan geldiğine pişman edebilirim lakin insan bazen oduna bile benzemiyor.

her zaman senin,
claire

.

alyoşa, haabın zi?

Cumartesi, Aralık 9th, 2006

halk otobüsünde bir kadınla tanıştım. adı alyoşa. bütün alyoşalar rus olacak diye bir kural yok. benim tanıdığım alyoşa bir almandı. neden, nasıl bilmiyorum ama kadınla bir şekilde iletişim kurmam gerekti. benim ortaokul almancam ise “was hast du in den ferien gemacht?” ve “ich bin fünfzig jahre alt”tan öteye gitmiyordu. alyoşa’ya tam bir şey söyleyecek oluyordum, “alyoşa, hallo alyoşa, haben sie.. eeöö.. alyoşa, hallo, du bist alyoşa.. eaa.. und ich bin, ja ja, sehr schön!” beceremedim tabi ki. 9 sene sonra almancası mı kaldı bunun? haabın zi, haabın zi, “haabın zi” ne demek!

ben dayanamadım ve dedim ki “alyoşa, du yu sıpik ingliş?” o an o “yes..” dedi ya. oh mein god! ben bu alyoşa’yı kırk yıllık teyzem gibi alnından bir öp! sular seller gibi bir ingilizce konuş! bunları halk otobüsünde mi konuştuk yoksa onun evine mi gittik de konuştuk, ne zaman onun evine gittik hatırlamıyorum. zaten tam olarak hatırlayamadığımız şeylere rüya deniyor.

* * *

ben ingilizce’yi ilk öğrendiğim yıllarda, rüyamda hep ingilizce konuştuğumu görüyordum. aklıma hep anlamsız ingilizce kelimeler geliyordu. mesela akşam olmuş, yemek yiycez filan, benim aklımda ise “brown trousers” var. “brown trousers” peki ama neden? ben sürekli içimden “brown trousers” diyordum. o zamanlar benim için ingilizce konuşmak demek “brown trousers” demekti. sonra fakyu, yu bestırd derken bir şekilde aştım tabi. zor günlerdi ve geçmişimizde kalan her güne zor gün deniyor.

* * *

kolay kolay şımardığımı söyleyemem ama şımardığımda da çok şımarıyorum. eğer birisinin yanında şımarıyorsam o kişinin yanında komplekssiz, herşeyimle “ben”im demektir. şımarmıyorsam içten içte binbir türlü kaygı taşıyorumdur. her hareketimi beynimde tartıyor, dışarıdan nasıl göründüğümü hesaplıyorumdur kesin. bu ne iğrenç bir şey! arasıra hakkında iğrenç dediğimiz şeylere insan deniyor. bir de ançüezli pizza var ama o ayrı.

* * *

hayatımda hiç bir zaman fransızcaya hakim olamadım. evet, zamanında bir kursa gittiğim doğru ve rüyamda fransızca konuştuğumu da gördüm. inan mon cher, konuştuklarımın tek kelimesini ben bile anlamadım. masanın üstünde 40 kilo civarında bir kedinin dolaştığı derslere, fransızca dersleri deniyor.

* * *

sabah uyandım. sabah kendi evimde uyandım. sabah kendi evim evim güzel evimde uyandım. halılarımı bir kez daha öptüm de uyandım. duvarlarda boydan boya yuvarlandım da uyandım. sabah uyandım. evim çok güzeldi ve evimdi. ama bir şey eksikti. evimizde her an bulunmayan ve bakkalda satılmayan şeylere hakkıbulut deniyor!

.