alyoşa, haabın zi?
Cumartesi, Aralık 9th, 2006
halk otobüsünde bir kadınla tanıştım. adı alyoşa. bütün alyoşalar rus olacak diye bir kural yok. benim tanıdığım alyoşa bir almandı. neden, nasıl bilmiyorum ama kadınla bir şekilde iletişim kurmam gerekti. benim ortaokul almancam ise “was hast du in den ferien gemacht?” ve “ich bin fünfzig jahre alt”tan öteye gitmiyordu. alyoşa’ya tam bir şey söyleyecek oluyordum, “alyoşa, hallo alyoşa, haben sie.. eeöö.. alyoşa, hallo, du bist alyoşa.. eaa.. und ich bin, ja ja, sehr schön!” beceremedim tabi ki. 9 sene sonra almancası mı kaldı bunun? haabın zi, haabın zi, “haabın zi” ne demek!
ben dayanamadım ve dedim ki “alyoşa, du yu sıpik ingliş?” o an o “yes..” dedi ya. oh mein god! ben bu alyoşa’yı kırk yıllık teyzem gibi alnından bir öp! sular seller gibi bir ingilizce konuş! bunları halk otobüsünde mi konuştuk yoksa onun evine mi gittik de konuştuk, ne zaman onun evine gittik hatırlamıyorum. zaten tam olarak hatırlayamadığımız şeylere rüya deniyor.
* * *
ben ingilizce’yi ilk öğrendiğim yıllarda, rüyamda hep ingilizce konuştuğumu görüyordum. aklıma hep anlamsız ingilizce kelimeler geliyordu. mesela akşam olmuş, yemek yiycez filan, benim aklımda ise “brown trousers” var. “brown trousers” peki ama neden? ben sürekli içimden “brown trousers” diyordum. o zamanlar benim için ingilizce konuşmak demek “brown trousers” demekti. sonra fakyu, yu bestırd derken bir şekilde aştım tabi. zor günlerdi ve geçmişimizde kalan her güne zor gün deniyor.
* * *
kolay kolay şımardığımı söyleyemem ama şımardığımda da çok şımarıyorum. eğer birisinin yanında şımarıyorsam o kişinin yanında komplekssiz, herşeyimle “ben”im demektir. şımarmıyorsam içten içte binbir türlü kaygı taşıyorumdur. her hareketimi beynimde tartıyor, dışarıdan nasıl göründüğümü hesaplıyorumdur kesin. bu ne iğrenç bir şey! arasıra hakkında iğrenç dediğimiz şeylere insan deniyor. bir de ançüezli pizza var ama o ayrı.
* * *
hayatımda hiç bir zaman fransızcaya hakim olamadım. evet, zamanında bir kursa gittiğim doğru ve rüyamda fransızca konuştuğumu da gördüm. inan mon cher, konuştuklarımın tek kelimesini ben bile anlamadım. masanın üstünde 40 kilo civarında bir kedinin dolaştığı derslere, fransızca dersleri deniyor.
* * *
sabah uyandım. sabah kendi evimde uyandım. sabah kendi evim evim güzel evimde uyandım. halılarımı bir kez daha öptüm de uyandım. duvarlarda boydan boya yuvarlandım da uyandım. sabah uyandım. evim çok güzeldi ve evimdi. ama bir şey eksikti. evimizde her an bulunmayan ve bakkalda satılmayan şeylere hakkıbulut deniyor!
