archive for Mart, 2007

sır

Cuma, Mart 30th, 2007

bir yıl içinde bu derece değiştiğine inanamıyordum. silik, tepkisiz ve aşırı mülayim olarak tanıdığım sermet‘te son bir senede değişmeyen tek şey pembe payetli kemeriydi. her şey kendisine bir blog almasıyla başladı ve sermet’in bir blog olmasıyla sona erdi diyebilirim. evet, sermet resmen blog oldu! bazen bana güldüğü zamanlar yüzünde “;))))9″ “:.(” gibi ifadeler görüyordum. hatta gözleri de aynı o gülen yüzdeki gibi küçülmüş, iki nokta olmuş, burnu da yüksek kontrast verilmiş bir fotoğraf gibi nerdeyse kaybolmuştu. profil resimlerini küçültürken, bu renk ayarlarını keşfetmişti: “bakh baakh, fotoğrafa veryom kontrastı sindi bebek gibin burnum oluyo ıhıhıhhıhı, kızlar bana bayılcak!” geçen sene ağzından “kız” lafı duymadığım sermet şimdi msn’den onlarca kızla chatleşiyor, günlük aşklar yaşıyordu. msn isminin yanında da zaten hep “carpe diem” yazıyordu.

tüm bunları geçelim, sermet’in neredeyse hiçkimse tarafından doğru düzgün okunmadığını düşündüğüm bloguna bağlılığı bende şüphe uyandırıyordu. statcounter’ı bile öğrenmişti, her gün istatistiklerini kontrol ediyordu. bu rutin kontrol edişlerden birkaçında tesadüfen ben de yanındaydım. sermet ülke bazında ziyaretçi dağılımlarına bakarken, rusya’dan kendisini okuyan bir kişi gördüğü zaman, gözleri bir farklı parlıyordu. bu onda öyle bir heyecana sebep oluyordu ki, rusya’dan her gün sayfasına tıklayan bu tek kişi için blog yazdığını düşünüyordum. sebebini ise bilmiyordum, merak ediyordum. en başta aklıma rusya’dan bi kızla chat yapıyor olabileceği geldi. böyle bir şey olsa bana anlatmadan duramayacağını bildiğim için bu ihtimali kolayca eledim. ona ne için blog yazdığını sorduğum zaman, ya sorumu anlamadığı için, ya da beni atlatmak istediği için saçma sapan cevaplar veriyordu.

post yazmaya niyetlendiği bir akşam, her zamanki gibi kendisinden emin bir şekilde klavyenin başına oturdu ve yazmaya başladı. ona hayret ediyordum. sanki romanının 347. sayfasını yazan bir yazar gibi görünüyordu ve alt tarafı post yazıyordu. yanında şarap kadehi ve bilirsiniz işte, biraz sigara dumanı. ona göre bütün yazarlar inzivaya çekilerek yazardı. hah! küçük aptal. yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdim, onu izlediğimin farkında değildi. gene aptalca şeyler yazıyordu, virgüllerden sonra boşluk bırakmıyordu ve yazısı imla hatalarıyla doluydu. kendine göreyse muhteşem yazıyordu, muh-te-şem yazıyordu.

“sen ne için yazarsın?” dememle yerinden sıçradı. sağ baş parmağıyla damağını kaldırarak, “ayh! seni görmedm,n ezaman geldin?” dedi. “ne için yazarsın sen, yani seni yazmaya iten şey ne?” “ahıahaıah, ya ne için yazcam bilog işte, sende ne alem kıssın yaa ahahahaha” dedi. pembe payetli kemerden sonra sermet’te değişmeyen ikinci şey, kendiliğinden (yani ekstra bir şey yapmadan, sırf kendisi olarak) aşırı derecede sinir bozucu olabilmesiydi. gene de kendimi tuttum, beni tatmin edecek bir cevap alana kadar beklemeye karar verdim. “tamam işte, ne için blog yazıyorsun onu soruyorum?” dedim. “ya kızım git işine ya, kafamı buluyon benne, yazıyos işte bişiler.” daha fazla dayanamayacağımı anlayarak “iyi iyi, sen yazmana devam et” diyerek kafamı çevirdim. arkamı dönmeye yeltenmemle statcounter sayfasını açması bir oldu. rusya’dan kendisini okuyan var mı diye kontrol ettiğinden adım gibi emindim. tekrar ona döndüm ve “sermet, seninle bir yıldır iyi kötü bir arkadaşlığımız var. lütfen bir kere bana karşı açık ol ve bu rusya’dan her gün sayfana tıklayan okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu söyle..” dedim.

gözleri büyüdü, büyüdü ve gözlerime uzun uzun baktıktan sonra derin bir iç çekti. “bunu gerçekten merak ediyormusun?” dedi. “musun ayrı” dedim. “hııığ?” dedi, “bunu cidden merak ediyorum, bu okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu. samimiyetime inanabilirsin..” dedim. dokunaklı olsun diye de cümlemin sonuna iki nokta koydum. yanıma yaklaştı ve sanki yanımızda biri varmış da bizi duyabilirmiş gibi çekinerek, fısıltıyla cevap verdi:

“biliyo musun, dostoyevski de beni okuyo..”

.

“little miss sunshine”s

Pazartesi, Mart 26th, 2007

*paperdolls

anladım ki, bizim maksadımız alış veriş yapmak;
birbirinden yeni sezon kıyafetler giymek;
pahalı etiketlerin üstünün kırmızı kalemle çizildiği indirim zamanını beklemek;
stres atmak veya güzel olmak değildi.

biz sadece, girdiğimiz tüm mağazalarda hoşumuza giden şeylere dokunup;
kumaşlarını okşamak;
kokularını içimize çekmek;
ayrıntılarına şaşırmak;
benliğimize yakın bulduğumuz bu nesneleri kendimize has bir şekilde sevmek istiyorduk.

bu bize yetiyordu.

 

.

so nice, you have your hair!*

Cuma, Mart 23rd, 2007

küçükken saçlarım kalıp gibiydi. yağmura ve rüzgara karşı dirençli, hiç bozulmayan bir peruk gibi! düz, küt saçlarım ve alnıma dökülen kâküllerimle ben, ilkokul ve ortaokul yıllarım boyunca stilimizden hiç taviz vermedik. zaten annem uzatmama izin vermiyordu. deniz kenarı memleketlere has o nemli hava, saçımın hacimsel olarak 1.7 oranında artış göstermesine sebep oluyordu. lepiska saçlara hep imrenerek bakıyordum. sonra milenyum filan derken saçlarda bir modern hareketler modası zuhur etti; diğer adıyla gülbener gen saç modeli. o moda bi türlü gitmedi ya da bana öyle geliyor; kafamı nereye çevirsem katlı saçlar, çok katlı saçlar ve asimetrik kesimler. hayır benim saçım da öyle ama işte bazen özlüyorum o kalıp gibi, dümdüz, küt saçlarımı. kafamı sağa sola çevirdiğimde bir saç teli bile oynamıyordu, hatta sadece kafam dönüyordu saç sabit kalıyordu, haha. yağmurlu havalarda, kafaya kapüşon geçirmiş halde karşıdan karşıya geçmek gibi. önce sola (solda kapüşon), sonra sağa (sağda kapüşon) sonra tekrar sola (solda gene kapüşon) bakınız. geç prenses geç! küçükken de mi prensestin mübarek, saça bakh!

.

aferin

Pazartesi, Mart 19th, 2007

hangi yüzyılda yaşarsak yaşayalım, uzun saçlı kızların saçlarını muazzam bir özenle bağlaması sence de şaşırtıcı değil mi! sabırlı el hareketleri eşliğinde devam eden saç bağlama işlemini kastediyorum. önce saç tutamı itinayla ele alınıyor, toka sağ elde. tokadan geçen saç tutamı şööyle bir özenle düzeltiliyor, sonra hoop diğer tarafa atılan saç bir kez daha geçiyor tokadan, parmaklarla şööyle bir tarayışı takip ediyor bu hareketler topluluğu. arzu edilen toka sıkılığına göre birkaç kez daha tekrar ediliyor hatta. işte ben bir kız önümde saç bağlıyorsa tüm bu hareketleri izliyorum, gözümü alamıyorum. hayır bi de şey gıcık, o kadar özendi özendi ama bi taraftan saç fırladı. bi çuval inciri berbat ettin pelinsu, aferin.

.

açık çay tipi

Çarşamba, Mart 14th, 2007

“şefim bir şey içer misiniz?” diye sordu. hayatımda ilk defa birisi bana şefim diyordu, hoşuma gitmişti. “çay varsa içerim” dedim. “açık mı olsun?” diye sorunca, “yoo, normal olsun” dedim. bazı insanların “açık çay tipi” vardır çünkü, ben onlardan birisiyim.

bu daha önce beni defalarca sigara içerken gören insanların “sen sigara içiyor muydun?!!” diye sormalarına benziyor. allah aşkına kaldır o soru işaretlerini, ünlemleri canım kardeşim. tamam anladım, “sigara içen tip”im de yok.

bu durum bir avantaj mı yoksa bana herkes “fasulyeden” gözüyle mi bakıyor, bilemiyorum. gene de havaya girdim, bana “şefim” dedi.

.