archive for Haziran, 2007

sen önden git, ben tümden geliyorum

Cuma, Haziran 15th, 2007

bugün çok enteresan bir şey oldu. eşim, boris ve şoförüm cevdet* ile birlikte bir teknoloji gününe katıldık. konferans değil, seminer değil, bildiğin teknoloji günü. etrafta eklem bacaklı, yürüyen nihaleler; çayınızı şekersiz içmeniz gerektiğine sizi ikna eden çay bardakları; üstünüzden çıkardığınızda ters dönen tişörtleri, pantolonları eski hallerine getiren spreyler ve bir de cep telefonları vardı.

cep telefonlarını getiren amerikalı, seyyar satıcı usulü etrafta bağırıyordu: “ceeap telefonı doustum! bunu biz icat ettik! ceaap telefonu dostıum, ceeap telıfonu!” vatandaşlık numarası olmadığı için ceaap telıfonuyla kredi alamadığını öğrenince bayıldı.

bense, ilgili olmam beklenen bir yazılımın tanıtım sunumunda yapılan sürpriz hediyeli çekilişte kendi adımı çektim. bu tip organizasyonlarda cesaret edip de söz almak için kaldıramadığım elimin enerjisi ilk defa bir işe yaradı. büyük ikramiyeyi kendim kazandım! (buraya şımarık bi gülücük)

*bu kelime grubu, sadece 45 dakikalık sunumu sonunda entelektüel, kafası çalışan, çalışkan, bilim aşığı olduğu çıkarımını yaptığım, alanında ünlü bir profesörün konuşmasından alıntıdır. bu kelime grubuna sevgi besliyorum. mütevazılık gerektirmeyecek kadar sade, sade olduğu kadar samimi, buraya dökemeyeceğim kadar çok çağrışıma davet eden bir giriş cümlesinin ilk kelimeleri:

eşim, boris ve şoförüm cevdet… (celalşengör - ipetgas, may ‘07)

eşim: stratigrafi’den bahsederken “eşim”le başlayan bir cümle sarfetmesini beklemiyoruz, ama söylüyor işte. çünkü bu adam bilime gönül verdiği kadar iyi bir eş, iyi bir baba, çiçekçiden aldığı tek bir papatyayı eşinin saçlarına iliştiriyor, mutfağa girip kendi elleriyle yemek hazırlıyor falan olabilir.

boris: bu boris de kim? st. petersburg’daki zooloji müzesini gezmek ve 1902 yılında sibirya’da donmuş olarak bulunan mamut iskeletini onlara gösterebilmek için o gün kapalı olan müzeyi açtırabildiğine göre oldukça nazik biri olmalı. boris, bizim boris, kadim dostu ve tam bir bilim adamı. bir araya geldiklerinde sadece bilimden bahsetmiyor ve farklı takımı tutsalar bile beraber maç izliyorlar felan olabilir.

ve şoförüm cevdet: evet, bu adamın şoförü var, st. petersburg’a giderken bir taksi tutmadığına göre bu adam şoförlü moförlü bir adam.. ama bunu öyle rahatsız edici bir şekilde, ne bileyim, sonradan görmelikle karışık bir kabalıkla söylemiyor. çünkü adam “şoförüm” demiyor, “şoförüm cevdet” diyor. cevdet’i seviyor, cevdet ise bu adama sadece görevi gereği zorunlu bir saygı göstermiyor, saygı duymak içinden geliyor filan olabilir.

.
.

bir de bana “realistsin” diyor. oysa ki romantik bir duygu sarmalıyım.

.

rezonans, sürtünme ve terli, soğuk eller üzerine

Salı, Haziran 12th, 2007

örneğin kongredeyim, seminerdeyim, my dear remedios bunlara gerek yok küçük bir toplantıda kös kös oturuyor, bir bloga yorum yazmak için o küçük pencereyi açmış bile olabilirim. aklıma bir soru geliyor, soru aklımda evrilip çevrilirken heyecan dalgasına kapılıyorum. soruyu soracağım anı ve söyleyeceklerimin güzelliğini düşündükçe içimde bir gürültü, patırtı kopuyor; kelimelerimi sıraya sokamıyorum; ellerim soğumaya, kalbim deli gibi çarpmaya başlıyor.

hadi sor sorunu, hadi kaldır elini, “i’m wondering if”, “what if”le başlayan cümleler kur ya da direkt sor sorunu. atını sakinleştirmeye çalışan seyis edasıyla okşa şu içinde zangırdayan düzeneği (akciğer, karaciğer, mide filan) eğer durdurmazsan ölümün iç organlarının rezonansından olacak.

ben o sorularımı, o zeki sorularımı, o bekleyiş anında tüylerini okşarken bir süre sonra farkında olmadan sıkmaktan canlarını acıtmaya başladığım sorularımı hiç soramadım. oturduğum yerden bol keseden harcadığım bunca heyecan, bunca duygu, bunca düşünce, evrende hiçbir etkiye/tepkiye sebep olmadan nereye gitti?

hepimizin bildiği gibi enerjinin korunumu diye bir şey var. benim bu olur olmadık zamanlarda nükseden iç enerjim, beynimin gri hücrelerinin duvarlarında, omurilik soğanımın oralarında bir yerlerde sürtünme kaybına uğruyor. geriye gün ışığına çıkmadan eprimiş sorularım ve terli, soğuk ellerim kalıyor. en azından bunun açıklamasını yapabiliyorum, buna da şükür.

.

türk filmi gibicesine

Perşembe, Haziran 7th, 2007

geçen gün liszt’le çopen yanıma geldi, yaa, dedi bizim linki kaldırmışsın, bize gelip hanımellerin yanına limonata içmeyi biliyon ama di mi, dedi. ya bi git ya çopen, liszt sen de el kadar çocuğa uyuyosun kalbimi kırıyosun, dedim. çopen dedi, ya asıl sen bi git ya remedyos musun nesin nalet gudubet, dedi. bana bak çopen, dedim, çocukluğuna veriyorum ses çıkarmıyorum, dedim. sonra benim gözüm daldı, link derken aklıma her daim buzdolabımızda cam bir sürahi içinde bulunan tang’den daha ucuz olan portakal aromalı link isimli toz içecek geldi. ya dedim neden limonata içmek için bu kadar efor sarfediyoruz, link içelim arkadaş dedim. liszt “heee” dercesine bana saf saf bakarken, çopen el kadar boyu ve o çemçük ağzıyla çemkirmeye başladı. yaa, dedi, yaa neden link iççek mişiz, limonata var işte mis gibi, link böbrek taşı yapıyomuş hem, dedi. ben çopen’e yandan yandan bakıp çopen senin benimle bi derdin mi var, dedim. çopen, evet var saçın çok çirkin dikkatimi dağıtıyo, dedi. senin de çipil çipil gözlerin var onlar da benim dikkatimi dağıtıyor, dedim. bu hayretler içinde gözlerini çip çip açtı kapattı. o sırada liszt çoktan liebesträume’yi çalmaya başlamıştı. veheeööy, biz duygulanıp ağlamaya başladık. ben bi kez daha anladım ki çopen kesin bana aşık, çünkü büyük aşklar nefretle başlar.

(o değil de ben bu yazıyı yazmaya başlarken sadece link’in tang’in filan gerçekten böbrek taşı yapıp yapmadığına dair bir şeyler yazamak niyetindeydim. bizim evde yıllarca içilmedi onlardan.)

.

mükemmel bakkal

Salı, Haziran 5th, 2007

“Canlı, güzel, eşkenar bir dörtgen. Bu karenin size kendisinden söz ettiğini varsayın. Onun size söylemeyi akıl edeceği en son şey dört açısının eşit olduğudur. Bu onun için öyle doğal, öyle sıradan bir şeydir ki artık farkında bile değildir.” D-503 - Kayıt Beş

otobüs tünelden geçerken önümdeki koltukta, babasının kucağında oturan bebek tünel ışıklarına gözlerini kocaman açarak baktı. büyülenmiş gibi baktı, baktı, ışıkları uzun süre izledi ve gözlerini babasına çevirdi: “sen de gördün mü, sen de gördün mü, bu olağanüstü şey, bugüne kadar hiç böyle bir şey görmedim, buradan o kadar sakin görünüyorsun ki şu an yaşamakta olduğumuz şeye tam anlamıyla tanıklık ettiğini düşünmüyorum!”

eşkenar dörtgenle bi kafede oturuyor, karşılıklı ice-tea içiyorsunuz. eşkenar dörtgen olduğunu bir süredir unutmuş olduğun dörtgene bakıyorsun. o sigarasını yakıyor. bakıyorsun, bakıyorsun, uzun süre izliyorsun. içine amerika’yı keşfetmişsin gibi bir his doğuyor. tüm iç açılarını görüyorsun dörtgenin, birbirine eşit muazzam açıları, kenarları ve senin tarafından taranmaya hevesli tüm alanını. tam karşında duruyor. seni bir duygu seli, ağlama tutuyor çünkü sen kadınsın. yüzünü yıkamak için lavaboya gidiyorsun. (cristoph colomb da amerika’yı keşfettiğinde duygulanmış ve bu gözü yaşlı duygusal görünümünden arınmak için en yakın lavaboya koşmuştur) yüzünü yıkarken tanımadığın melez bir kadın spontane teselli etme hisleriyle omzuna vuruyor: pat pat. şimdi elin gavuruna eşkenar dörtgenin iç açılarını keşfedişini ve mutluluktan ağladığını nasıl anlatıcaksın.

ücretsiz “algı eşiğini düşürme operasyonları” düzenliyorum. çevrenizde sıradan görünen şeylerin mükemmelliklerine tanık olabilmeniz için. çevrenizdeki her şeye gözlerinizi kocaman kocaman açarak bakın diye. operasyonları gerçekleştirdiğim üssümün adı “mükemmel bakkal”. çünkü size mükemmel bir dünya satıyorum ve sattığım şeylerin reklamını yapmıyorum.

.