archive for Ekim, 2007

happy easters

Çarşamba, Ekim 31st, 2007

iş yerinden bayram sebebiyle verdikleri çikolata kutusu önünde. kutunun kapağı, kutuyla doksan derece yapacak şekilde açık, kenarı ipli olduğu için kapak arkaya düşmüyor. çikolataların üstünü örten hışırtılı kağıdın üstünde parmaklarını gezdirip, en son sanki enter’a basıyormuş gibi net, keskin ve tek bir darbe: tıkıtıkıtıkırtıkıttırkrırktıtıtr TIK! bu onun laptopu. salonun öbür ucundan, üstünde battaniyesi ve ayağında komik patikleriyle dünyayı ele geçirmeyi hedeflemeler: “ilk olarak seninle başlamak istiyorum, korkarım ki güdümlü füzemi üstüne saliciiiiiim tıkıtıkıtıkırtıkıttırkrırktıtıtr TIK!” beğenmediği kanala zapladığım zaman masanın üstünde duran peçetesi bitmiş havlu peçete rulosunu megafon gibi ağzına dayayıp, dramatik türk filmi ağızlarıyla: “HAAĞYIR HAĞYIRR HAAAĞYIAAR!” sırf yaptığı çorbalar hemencecik bitiyor diye üzüldüğüm için düdüklü tencerede iki buçuk litrelik çorbalar. ben eve gelirken iki kilo domates (ayaş, tarla domatesi), iki kilo limon ve bir adet karnabahar. biz, karşılıklı iki kanepede, televizyonda ne olursa olsun, biri polar biri anneden kalma birer battaniye altında, el örgüsü yünlü çorap gibi, böyle sıcacık, rahat, ortopedik. mesela şimdi tutup “bi bitki olsan ne olurdun” desem, “maydanoz” der. anlatamadım da öyle bir şey yani. sanki ayağımızı attığımız yerden yabani adaçayı, kekik filan bitiyormuş gibi, soğuk, kış dinlemiyoruz, buzdolabının üstünde on iki sene önce çekilmiş fotoğrafımız.

.

cellar door?

Cuma, Ekim 26th, 2007

Almanya’nın başkenti Berlin’deki Dış İlişkiler Enstitüsü tarafından düzenlenen, 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 kelimenin göz önünde tutulduğu yarışmada, Türkçe “Yakamoz” sözcüğü, 3 kişilik jüri tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlendi.

*

dünyanın en güzel xxx’i de ne demek. bazen insanlar çok cesur. hepimizin bildiği gibi cesurlukla şeyin arasında da çok ince bir sınır var. dünyanın en güzel sözcüğünü seçmeyi kendine misyon edinmiş berlin dış ilişkiler enstitüsünü değil; kelimelere dokunup, okşayıp, onları koklayıp, öpüp, havalara atıp atıp tutabilen yazarları seviyorum ben. onlar bir kelimenin tüylü, dikenli, sert, sıvı, pamuk, kaprisli, tuzlu, ürkek veya pürüzlü şeyler olduğunu hissettiriyor, kelimeleri elimizle tutabiliriz, kelimelerin kıymığı olabilir ya da elimizi nemlendirebilir. işte o zaman kitap, okuyanı saran akışkanın rengi, yoğunluğu ve sıcaklığına kadar betimlenebilen doğal bir akvaryum yaratıyor. kitap okumak o akvaryumda sırtüstü yüzmek demektir. dünyanın en güzel sözcüğüymüş, üç kişilik jüriymiş. küstahlar.

.

a comfort mind

Perşembe, Ekim 25th, 2007

uyumadan önce yatakta kitap okurken parlaklığı bir artıp bir azalan ve hatta cızırtılar çıkaran masa lambasının çıtırtılı bir ateş veya rüzgar estikçe dalgalanan bir mum ışığı olduğu düşünmek; işte iyimserlik ve üşengeçliğin mükemmel uyumu.

.

re

Çarşamba, Ekim 24th, 2007

“nefes aaaaaal, nefes veeeeer, nefes alırken bacakları uzattık, nefes verirken kalça aşağıya, nefes alırken toplandık, nefes aaaal, nefes veeer, nefes aaaal, nefes ver!” (eseri vurgulu kılan tamamen kreşendolar ve dekreşendolardır ve ne yazık ki onu kelimelerle yapamıyoruz ama bizim hoca güzel yapıyor, tekrarladıkça daha güzel söylüyor.) “ister ağır ol ister hafif, aynı hızla yere düşersin çünkü ivme sabittir, ge eşittir dokuz onda sekiz” repliğinin tekrarlandıkça güzelleşmesi, mesela o kadın kaç defa söyledi, hiç sıkılmadım, hepsinde de güzeldi. üç buçuk milyona aldığım eşarbı satan çocuğun “bu çocuk kalite satıyoooe” diye bağırması, tekrarladıkça daha güzel bağırması, eve gelince baktım ki ufak defo var, “defolu kalite” pekâlâ mümkün. “saçın güzel olmuş”, “saçın kötü olmuş”, “saçın yıpranmış”, “ay saçına alıştım ben güzel olmuş”, “ay saçına ne yaptın”, ay oy ay, saçımla ilgili yorumlar tekrarlandıkça daha güzel oluyor, çok güzel oluyor, saçım bu duruma hiç bozulmuyor. “hadi bi çay söyle bakalım”, bu cümle her seferinde daha da güzel çıkıyor ağızlardan, iş arkadaşlarımın da hepsini seviyorum. tekrarlanan her şey kötü olacak diye bir şey yok. her gün eve geliyorum, şahane bir şey bu, valla. “bi tane de winstın baks”, her seferinde ne biçim söylüyosam artık daha iyi, daha güzel. güzel güzel. o yoksa malboro layt.

.

tenkû no shiro rapyuta

Cuma, Ekim 5th, 2007

1. istiklal marşı

2. andımız

3. açılış konuşması, gülbener gen - hoşgeldin dünyama

4. arkasındaki yazıların izinin çıktığı bir defterin yıpranmış sol yaprağından, dokusu hacı şakir beyazı sağ yaprağına geçiş.

5. pamuktan örülmüş sayfada bir dakikalık saygı yuvarlanışı.

6. sheeta does not fall, sheeta floats:

ilk sahnede gökten süzülerek inen bir kızın, erkeğin kollarına düşüşü. bu kolay lokma, oh, how romantic! tamam, bundan herkes büyülendi, erkek kıza aşık oldu. oysa ki benim gözlerim bambaşka bir sahnede parlıyor. hikayenin en başından beri boynundaki kristali ele geçirmek için, dur durak bilmeden sheeta’nın peşinden koşan dola’nın* bıyıklı ve komik adamları (oğulları), sheeta dola’nın kendisine 5 beden büyük gelen kıyafetlerinden giyip, yemek yapmak için mutfağa girdiği anda ona aşık oluveriyorlar. ben o sırada “miyazaki gene yaptın yapacağını..” diyorum.

7. sheeta does not fall, because the tree does not let her fall:

pazu, elinde sheeta’nın elleri ve ellerinin birleştiği yerde o kristalle “destructrion spell”i söylerken bütün dünya yok olacak sanıyorum. hayır, yok olmuyor. laputa’nın gövdesini oluşturan o ağacın köklerinde asılı kalıyorlar. ağacın kökleri, ağaç ne kadar eskiyse o kadar vefalı oluyor. kökleri ağacın. odun değil, kökleri ağacın. dikenli çalı değil, kökleri ağacın. o zaman anlıyorum.

8. kapanış, ankaralı madonna - yaz bitti.

9. öksürme, hapşırma ve burun silme.

*dola: cadı burunlu, yaşlı, şişman ve fakat atılgan, çevik ve cengaver, tipik bir miyazaki kocakarısı. sadece mürettebatı mı, yoksa aynı zamanda oğulları mı olduğunu anlamadığım komik adamları var. bu adamlar dola’ya “mama” diyor. sonra anladık ki dola çok iyi birisiymiş aslında.

.