uykum gelmiyorsa yataktan kalkarım, boğazım acıyorsa ılık süt içerim, seni aklımdan çıkaramıyorsam da çıkarmam olur biter, seni kazanmak gibi bir şeyin söz konusu olmadığı evrenimde seni kaybetmek daha ne kadar acı olabilir, ayrıca bu kazanmak ve kaybetmek ne çirkin şeyler, biz burada oyun mu oynuyoruz? belki de. evrenim zaten sensiz işliyor: gacır gucur!
* * *
püskülü eskiyen viledamıza yeni püskül alırken baktım özlem banat almış, yanında 3 bulaşık süngeri de hediye, benim içime sinmedi, bahane aradım, “bak bu banat’ın püskülü sarı toz bezinden kesilmiş gibi”, ama bir skoç brayt öyle mi, adı bile temizlik gibi, iki adım sonra kendimi frosch marka bulaşık deterjanı alırken buldum, frosch kurbağa demekmiş, gene de kulağa bingo’dan daha iyi geliyor. şekilci olduğum kadar marka düşkünüyüm, daha doğrusu kulağıma güzel gelen her şey doğruymuş gibi geliyor, anlayamadığım her şeyi bir şey sanıyorum ve marka olmayan bir şey alacaksam da kenarında köşesinde çakma adının olmamasına özen gösteren kafam en soldaki. ses veriyorum: çaakmaaa.. istiklal marşından çağrışmak? -tövbe! “sen on kıtayı da ezberledin mi çisem?” “hı hmm, evet ezberledim, hatta böyle istiklal marşının fotoğrafını çektim kafamda, ordan okuyorum” sene bin dokuz yüz doksan üç, çisem ben senin yalanını mı seveyim, teknolojini mi seveyim bilemedim.
* * *
öğretmenim, önce yazıp sonra üstlerini mi örteceğiz yoksa en başından beri temkinli bir şekilde örterek mi yazacağız. kural bir: mütevazılık mı yoksa kendini çok görmek mi olduğunu çaktırmamamız gereken sebeplerden ötürü “biz” diye konuşacağız. “biz”in içinde saklanmamız daha kolay. “kimsin” diye sorulduğunda içimizden birini rastgele -sırtından ittirerek- bir adım öne çıkartıp, feda edeceğiz, bunların hepsi bizim kafalarımız, ölüyorlar diye üzülmemize gerek yok, rejenere olacağız. olur da bir gün sorarsan -öhhm..- hani oldu diyelim -öhhö..- ya kahve falına baktı ya ertan bey -öhhööğm..- iki dilek tutmuşsun ama ikisi de birbiriyle bağlantılı, geç de olsa olacak dedi ya ama -öhhööhhööüğ!..- şimdi ben bir keresinde sırf senin sol elin sol bacağının üstünden aşağıya sarkıyor diye.. dolmuşa bindiğimizde o koltuk üstü demirleri tutarken orada oturan elimize bakıyor mesela, ellerimiz de güzel olduğu için azıcık utandık ve zincirle bağladığımızı sandığımız diğer -köpek- yanlarımız da bu durumdan hoşlandı azıcık çokça, bence sen de biraz utandın ama direnmedin, elini saklaman büyük bir bencillik olurdu, güzellikler ikiye ayrılırlar, güzelliklerinin farkında olan güzellikler ve güzelliklerinin farkında olmayan güzellikler, görünmeyen bir üçüncü grupsa güzelliklerinin farkında olup farkında değilmiş gibi yapan güzelliklerdir, bu üçüncü grubun hiçbir zaman farkına varamıyoruz çünkü esas olan güzelliklerin iç niyetini kavramaya çalışmak değil, olabildiğince çok bakıp sevap hanemizdeki sayısal değeri yükseltmektir. dördüncü grup: güzel olduğu için ne tepki verse falso olacağından bu güzellik mevzuunun tartışılmasından sıkılmıştır, orada değilmiş gibi yapar. ben bir keresinde sırf senin elin, kolun, bacağın var diye, utanmak diye bir şeyin varlığı, ayıplar neden bu kadar ayıp, ben bir keresinde sırf üstü kapalılığı becerememeyi bahane ederek kendimi açık saçıklarken, ben bir keresinde sırf kahve falımda dilek kipi (-sa) çıktığı için, -yanımda kimsenin olmadığı zamanlarda- ben bir keresinde sırf seni rüyamda görmelerimden çok yorulduğumuz için -bu istemsizlik problemini çözünüz-, aynı o test sonu özlü sözleri gibi; en kötü karar kararsızlıktan bin kat daha iyi geldiği için, ve aslında biz çok keresinde en kısa görülen yoldan asla gitmemem gerektiğini hiç öğrenemeyeceğim için: böyle kısa devre yapıyoruz.
* * *
utanmak, üzülmek ve umutlanmak bir kılıçlarını, bir kadehlerini tokuşturuyorlar kafamın içinde.