archive for Nisan, 2008

iki ihtimal

Pazar, Nisan 27th, 2008

ya: her şeyi en ince ayrıntısıyla, en derin, en görünmezine kadar biliyorum. [keskin sezgiler company]

ya da: saçma sapan, hiç kafa yorulmayacak şeylerle kendimi yorarak, böyle sanki siyah ekran üstünde akıp giden yüzlerce yeşil kod görür gibi, ordan burdan bulduğum manasız parçaları birleştirerek, feci yanılgılara düşüyorum. [game theory]

sonuç: hangi durum geçerli olursa olsun, hiçbir şey yapmıyorum. [çokomel kağıdının tersinden kesilen yıldızlı beş pekiyi]

sonuç: son uç. atlamak için son şans, bir-ki-üç diyince atlıyoruz haydi hop! [atlamayanları arkadan ittirme garantisi]

bağır: bağırıyorum! anne ben john nash oldum! [julius robert oppenheimer gibi kahırlara boğan bir mutsuzluğun mucidi olmak korkusu, lütfen tüm bunlar oyun olmasın, olmasın, olmasın]

bağır: bağrım n’inci dereceden yanık, bilinmeyenim çoktur, hangisine yanayım.

efendim: alo? aloğ? [konuşmıycaksan niye arıyon ahaha]

efendim: efendim benim efendim, benim bu derdime derman efendim.

hellö kardinal: give me another shot, kim derdi ki dibini bir pazar akşamı göreceğim. neyse ki pazartesi sendromunu terk edeli çok oldu, kendime başka sendromlar edindim: salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar. pazartesi dünyada en güzel sen ertesiyorsun, sabrının sırrını bana da öğret. [bir şeyin ertesi olmak için beklemek]

hellö kardinal: öksürük şurubu kadar tatlı olmak zorunda değilsin. [keşke olma diyince oluverse tüm olmamaklar]

ben uyuyunca: odamın ışığı kendini kapatır.

odamın ışığı kendini kapatır: ben uyuyunca.

.

all embedded

Salı, Nisan 22nd, 2008

- aaa ödül mü vercekler sana, ne o?
- ya işte kaydoldum, sevenlerim oy vericek belki.
kısık gözleriyle yüzünü duvara dönüp, elleriyle hayali bir düzlem çizerek:
- şuraya bi ödül dolabı yaptırırız.

* * *

umut’un geçen sene bize aldığı iki küçük saksı çiçek, isimlerini ben koydum: benimki timur, özlem’inki tijen. tijen’in çiçeği çoktu, o daha çok kadına benziyor, narin. benim timur ise turgoruna kuvvet bir delikanlı. iki çiçeğin de bakımından özlem sorumlu çünkü benim bitki fobim var. fobi derken, öyle değil. ya ölürse diye korkumdan. zamanında bir filmden heves edip aldığım bir saksı beyaz sıklameni -karlı bir akşamda kolumun altında kızılay’dan yüzüncü yıl’a kadar taşıyıp- iyelik eklerinden bağımsız seveyim derken, susuzluktan mı yoksa çok sudan mı öldürdüm hiç bilemedim. iyi ki özlem var, o bitkilere aşık, her ikisine de eşit miktarda su, sevgi, ilgi, alaka derken derken, tijen’in çiçekleri azalmaya başladı, timur’un çiçekleri hepten yok oldu, tijen kurumaya başladı, timur direniyor, koçum! sap gibisin ama yaşıyosun, hahaha! tijen’in ölümüyle özlem timur’un bakımını da umursamamaya başladı. timur kendisiyle ilgilenilmedikçe bir güzelleşti, bir yeşilleşti! işte o an, timur’la benzeştiğimizi düşündüm, arsız bi çiçek, kendisiyle ilgilenilmeyince iyileşiyor. özlem bunu fark edince, timur’u fazla ilgiden öldürme planları yapmaya başladı, kendi tijen’i öldü ya, kıskanç! fazla fazla su, haddinden fazla çiçek coşturan, toprak değiştirmeler, öpme diyorum öpüyor bi de! bu kadar ilgiye kim dayanabilirdi ki, timur’u geçen hafta kaybettik.

ama güzel bir şey oldu, özlem tijen’in saksısına kocaman bi avakado çekirdeği gömmüştü. bunu yaparken onu görmenizi isterdim: kürdanla dişini karıştıran göbekli amca lakayıtlığını, yeraltı laboratuvarında kendi kendine çılgın deneyler yapan bilim adamı pozlarıyla birleştirebilen yegane insandır kendisi. dün akşam bi baktık, avakado upuzun bi filiz vermiş! özlem çok mutlu oldu, bense fırat’ın aramızda belirip “ben sevmiyorum ki öyle çiçeği *tüme benzemiş..” dediğini hayal ettim.

.

distances v)

Pazartesi, Nisan 21st, 2008

cennet değil bilim adına, kamacı’dan 100 almak hayali uğruna doğruyu bulmak. “hocam bunlar gerçek hayatta ne işimize yarıycak?” diyen dillere büber sürmek. kara tahtaya sınav süresinin yanına “dünyada ölümden başkası yalan” yazmakta, kağıtları “afiyet olsun” diyerek dağıtmakta haklıymışsınız hocam, nitekim oldu. her anahtar problemi çözecek diye bir şey yok. ahaha soyçi bana göz kırptı, kesin benden hoşlanıyo!

.

distances

Çarşamba, Nisan 16th, 2008

i) iki nokta arasındaki en kısa mesafe -bilindiği gibi bu ‘en kısa mesafe’ teorik olup, gerçek mesafe ölçümleri bu değerin üstünde gerçekleşmektedir- benim için hiçbir zaman doğru olmadı. [bu mesafenin onaylanması, yol, yer üstü ve bilinçaltı lokasyonunun yapılması hususunu uygun görüşle, takdir ve tensiplerinize arz ederim]

ii) herkesin mutlu mutlu yemeğini yediği masada, garsonun getirmeyi unuttuğu sipariş gibi hayallerim, iptal edin lütfen, artık istemiyorum. [mantık müdürlüğünün 16.04.2008 tarih ve 1040 sayılı olur’ları ile -benliğin kaldıramayacağı derecede yorucu olması gerekçesiyle- “çapraşık hayaller” olarak terk edilmiştir]

iii) tam iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi buldum derken, gördüm ki o ‘doğru’ değil, asistoliymiş. [elektro şok seferlerinin iptal olması sebebiyle, hayalleri elinde kalan atonik arkadaşlar, biletix’e gidip hayallerini geri vererek ruhlarını geri alabilirler]

iv) iki nokta arasındaki olması istenen mesafe bir ütopyadır. [üç nokta]

.

berserk

Pazartesi, Nisan 14th, 2008

gözlerim göz yuvalarında hareket ederken ağrıdığı için izin alıp eve geldim. buraya kadar her şey normal. izlemek için bilgisayar yanında beklettiğim iki filmi -tabi ki gözlerimi hareket ettirmeden- üst üste izlemek için bulunmaz fırsat, bu da normal. peki ya iki filmin de bitiş cümlerinin mot à mot aynı olması, what the f*ck is goin on here s’il vout plait diyesim geldi. ama aslında çok da sevindim, çünkü bu iki filmi arka arkaya izleyince romantizme olan bezelye büyüklüğündeki inancım astronomik ölçülerde zedelendi.

film #1: | film #2:
- baby, you are gonna miss that plane. | - but you know you’re gonna miss your flight?
- i know. | - i know.

elime kamerayı alıp sokağa çıksam, yanından geçtiğim her çifte bu iki cümleyi söylettirsem, böyle duygusuz duygusuz, kağıttan şiir okur gibi donuk donuk söyleseler bu iki cümleyi, arka arkaya tekrarlanan kelimeler gibi -bu iki cümleye yüklediklerim dahil- tüm anlamlar kaybolsa, düşündüklerimin kırılma indisi, kafamın içinde ve ağzımın dışında aynı olsa, tam o an netleşsem, dış mihrak olduğum anlaşılınca kurşuna dizilsem ama tam vurulurken bile viva la bilmem ne filan desem.

[on sekiz mart 2008, evdeyken]

* * *

“günümüz filmleri yalnızca bir hayal dünyası sunuyorlar ve insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan yoksunlar. bu ülkede, insanlar duygusal olarak yirmi bir yaşında ölüyorlar. belki de daha erken… bir sanatçı olarak benim sorumluluğum, onların ayakta kalmalarını, hiç değilse yirmi biri dolduracak kadar yaşayabilmelerini sağlamak. (…)” - john cassavetes

* * *

kaç kenarlı olduğunu bilmediğim bir çokgenin hangi köşesinde olduğumu aramaktan yoruldum. ellerim, ayaklarım, gözlerim bağlı, bir kol boyu yarı çapta dört dönüyorum. [en azından çapınızı biliniz my lady] biliyorum, ne yazık ki, çok malesef ki. hassas dengeler palangasında tek bacağımdan asılmış, hesaplarımın kaldırabileceği max hata payı: ± 1 angström. merkezkaçıyorum. kendimi yoruyorum, kendimi yoruyorum, beni yoruyorsunuz, kendimi yoruyorum. belki de daha çok mesaiye kalmalıyım, her akşam kalmalıyım, kendimi sadece ben daha da çok yormalıyım.

[bi mesai sonrası bi zaman]

.