archive for Haziran, 2008

senden çocuğum olsun istiyorum

Cuma, Haziran 27th, 2008

[bu haftaki ekstra mesai saatlerimin 4. gününün sonunda, 20.18 cuma]
ekstra on iki saat, oniki, twelve, zwölf, xii
4 gün önce çizilen gif
4 gündür sol gözde aralıksız seyirme
pazar günü batman

.

b

Perşembe, Haziran 26th, 2008

hallo günlük, wie geht’s, danke, es geht mir gut. berlin’e adım attığımız, yani trenden indiğimiz ilk dakikada güneş’i diğer durağa yolcu ettik. ben aslında o anda istedim ki, keşke güneş’i diğer durağa değil de mars’a hatta öteki galaksiye filan yolcu ediyor olsaydık, çünkü aslında güneş’le aynı yerde inmemiz gerekiyordu canım günlük. ben sana bunların denyıl olduğunu söylemiştim, umarım şimdi beni daha iyi anlamışsındır. treni neredeyse kaçırıyor oluşumuzun adrenalini yetmedi, bir de 1/4′ümüzün zamanında inenememesi gibi bir heyecan yaşadık. bu olayın nasıl cereyan ettiğini tüm çıplaklığıyla anlatmak istiyorum sana: tam trenden ineceğimiz sırada güneş artık heyecandan mıdır, bush’a mı özendi nedir, bir kağıt parçasına “sanırım çişimi yapmam gerek, bu mümkün mü?” yazıp bana uzattı, ben de suratına uzun uzun bakıp “panik yapma, ülke değiştirdiğimiz için kültür şokesi yaşıyorsun, haydi tuvalete git..” dedim. güneş sevinç içerisinde bir kelebek gibi tuvalete koşarken, geriye kalan 3/4′ümüz çantaları topladık, trenden indik, tam karşımızdaki banklara oturup 1/4′ümüzü oluşturan güneş gelicek diye beklemeye başladık. işte ne olduysa o anda oldu ve bir anda gar yankılandı, ptıssss diye kapandı kapılar. feyzul’la ayaklanıp kapının düğmesine defalarca bastık ama açılmadı, güneş kapının ardından bize baktı, biz dışardan güneş’e baktık, tren hareket etmeye başladı ve birbirimize el salladık. muhtelif duyguların içimizde takla attığı, tarif edilemez, harikulade bir andı doğrusu. çantası bizde, cüzdanı bizde, herşeyi bizde, kendisi trende, aufwiedersehen güneş, gene gel! doğruyu söylemek gerekirse, hiçbirimiz şaşırmadık, tepki vermedik, yorgunduk, uykusuzduk ve hava sıcaklığı otuz derece civarındaydı. aynı bankta oturmaya devam ederek, kayıtsızca güneş’in gelmesini beklerken, özlem’in omzuna vurup, “merak etme dostum, dönerse bizimdir, dönmezse zaten hiçbir zaman bizim olmamıştır” dedim. özlem bana hak verdi ve zaten güneş de hemen geldi. suratındaki kahramanımsı ifade ve “bakın nasıl da geri döndüm hehehe” sözleri denyıllığından hiçbir şey eksilmediğinin göstergesiydi.

istasyon çıkışında andrea’yla buluştuk ve sonrasında kendimizi kaptırıp koyverdik valla oh, ne haritaya, ne oklara, ne de tabelalara bakmadan sadece andrea’yı takip ederken, yürürken annesinin elini tutmaktan başka işi olmayan çocuklar gibiydik. metroda kleingruppenkarte diye bi bilet çeşidi vardı günlük, hem hesaplı hem de söylenişi çok güzel, bunu keşfedince bir süre içimden “kılayngruppenkarte” dedim, bi kere mi ne ağzımdan kaçtı dışımdan söylemişim, neyse ki bunu duyan özlem çoktan havaya girmişti ve bana “ja, ich bin der arme keloğlan, meine essel hat keinen sattel” gibi anlamlı bir karşılık verdi. durak sonrasında eve doğru yürürken gerçekten de sabrımın, gücümün, en çok da bacaklarımın mukavemetinin sınandığını düşündüm günlük, haykırasım, isyan edesim, çantayı bi yana, gövdemi bi yana, sıcaktan pişen kafamı bi yana fırlatasım geldi. eve geldiğimizdeyse vaha bulmuş çöl kaplanları kadar sevinçliydik ve tüm tipik vaha bulmuş çöl kaplanlarının yapacağı gibi sırayla duş aldık. yüksek tavan, mükemmel bir bahçeye açılan salon kapısı, türk olduğumuz için “böyle bir evin kirası fazla değil midir hacı?” diye sormalar, “burası kriminal bölge olduğu için kiralar ucuz” cevabı ve güneş’in bana dönüp “kriminal dediği bizim oranın kadıköy’ü filandır herhalde” demesi. cümleten herzlich willkommen.

berlin’de yaptığımız ilk aktivite beach volley oynamak oldu, nasıl oldu onu biz de pek anlamadık, tek hatırladığım özlem’in cidden de bir çöl kaplanı gibi top kurtarışları, kumun üstüne atlayışları filan, “hab ich!”, gelir gelmez charlies’ check point’e gitmeyeceğimizi biliyorduk ama beach meach, bi köşede dans eden şugar zenci çucuklar, serin kumlar, şemsiyeler, şezlonglar, itiraf ediyorum orada vizyonum titreşti. ayrıca duvar’ı filan ertesi gün görürüz sanıyordum ama daha şimdiden iki farklı yerde gördük: birincisi eve doğru yürürken bi evin bahçesinde gördüğümüz küçük bir parçaydı -adam bahçesindeki duvarı yıktırmamış-, diğeri de ostbahnhof çıkışında upuzun, bi yerinde “es gilt viele mauern abzu bauen” yazıyor, “daha yıkılacak çok duvar var” demekmiş. bu arada ostbahnhof’a geldiğimizde güneş’ten gene inciler: “haha, ben burayı gördüm ki!” -trenden inemediği için geldiği durağı kastediyor- ayaklarımızı tedirgin tedirgin soğuk kumlara gömdüysek de, genel olarak turistik içgüdülerimizin esiriydik, ne zaman bir katedral, müze veya şu an ne amaçla kullanıldığı bilinmeyen tarihi binalar göreceğimizi çılgınca merak ediyor, önlerinde utanarak fotoğraf çektireceğimiz, bir an önce geçmişlerini öğrenmek isteyeceğimiz anlar gelsin istiyorduk.

bahçede uzayan kahvaltıların en büyük mutluluğu porselen çaydanlıkta turkish tea keyfi, üstelik ince belli bardaktan, saki her zamanki gibi özlem, feyzul’un çayın tavşan kanı olmamasını içerlemeleri, bir şeyi yemeden önce on defa koklamalarımız. kaldığımız yer wedding olduğundan en başta kendimizi hiç berlin’deymiş gibi hissetmemek, karşıda kızılırmak internet kafe, onun sağında şekerpare bäckerei, umut kuaför, andrea’nın bülent ortaçgil’in “sensiz olmaz”ını eksiksiz söyleyebilmesi : ) -bu kısım smiley’i haketti-

yürüdükçe tarih kokusu -snıff snff- yakın izler, dokular, üstünden yürüdüğümüz köprüyü geçerken [böse brücke] andrea köprünün batı-doğu arasında insanların exchange edildiği -rehinelerin değiştirildiği?- yer olduğunu söylüyor. batı berlin’e adım attığımızda her şeyin farklılaşması, “say hi to capitalism!” hi canım, hay hay: sanki bugüne kadar kapitalizm yoğurda yavaş yavaş yedirilen su gibi verilmiş bize, hangi ara cacık olduğumuzu bile anlamamışız da, potsdamer platz bizim cacık değil, cacıktaki hıyar olduğumuz gerçeğini yüzümüze vuruyor gibi, çıpıçıplak gerçekler uyandı içimde, gerçi bende teori de pratik de sallanmakta. andrea buraları sevmiyor, biz de o kadar bayılmadık ama gene de şurıya karşı bi fotoğraf alalım beybi, we were here. II. dünya savaşında sığınak olarak kullanılmış binanın [grusel kabinett] şimdi yarı müze, yarı korku dünyası gibi bir eğlence merkezine dönüştürülmüş olmasını garipsedik; sergilenen şeylerin açıklamalarının olmaması, olursa da sadece almanca olmasına bir: ‘hay bana haylar bana hayl hitler!’ o korku şeyinin son katını da tırsmaktan gezemedik, hayır tamam, orada çalışan adamlar kafalarına maske takmışlar hööö-bööö filan diyorlar farkındaydık ama çok karanlık ve çok büyük bi yer olunca gezeme.. aman ne var korktuk! nereden, ne çeşit bir maskeyle, nasıl bir adam çıkacak diye hesaplar yapmaktan kalbim yoruldu. güneş’in ciddi ciddi: “kızlar ben şu anda gerçekten çok korkuyorum, dizlerim titriyor” demesi, ahaha. unter den linden’den devam edişimiz. [”unter den linden”in “ıhlamurlar altında” demek olduğunu keşfeden: feyzul, keşfetme anı: memlekete döndükten sonra lipton poşet çay içerken linden kelimesini gördüğü an, doğrulanma süreci: feyzul’un guugıl’dan bakmak yerine “linden ıhlamur mu demek, burda linden yazıyo, ne demek la?” şeklinde bi mail atması ve akabinde benim seslisözlük’ten doğruluğunu onaylayışım, yapılabilecek en klişe yorum: dizi adı gibi, ehe ehe, ve o yorumu tabi ki de yaptık.]

brandenburger tor’un bombalanmış fotoğraflarını görmesek oralardan o kadar etkilenmezdik sanırım. zaten berlin’e dair bende en çok hayret uyandıran şey bombalanmış yerlerin ve önce/sonra ve çok sonra şeklindeki fotoğraf serilerine bakmak oldu. karşıda reichstag [parlamento binası] charlie’s checkpoint’te amerikan bayrağının yanında ingiltere bayrağı görmek, hmm nası ya neden ya hmm, yol boyunca devam eden panolar güzel, okuya okuya, kültüre kültüre yürüdük. tachelles ise andrea olmasa asla varlığından haberdar olmayacağımız bir yerdi, içerideki ingiliz de öyle, oh that’s lovely! /lafli!/ girdiğimiz bi dükkanda bugüne kadar hiçbirimizin görmediği bi kafa masaj aleti vardı, kek çırpmak için kullanılan o metal şeyin uçlarının açık olduğunu ve yuvarlatılmış olduğunu hayal et günlük, kafana üstten geçiriyosun, saç diplerinden parmak uçlarına kadar bir uyarıl.. eö, gıdıklanma, o işte çok para var hemen anladık tabi, prototip feyzul’da, seri üretime geçicez, fabrikadaki üretim aletlerinin çıkardığı ses şöyle olacak: girişim girişim.. faprikamız çalışırken tüylü şapkalı kafalarımızın efekti de şey olucak: ticaret kafa, ticaret kafa, zbım zım..

şehrin orta yerinde nerden başlayıp, nerde bittiği belli olmayan parklar güven park konseptinden oldukça uzak, çıkar ayakkapları çimene bas. her gün uğradığımız mahalle pub’ına uğramışız gibi sakin biralar eşliğinde geleceğe dair hayallenmeler, kendi adına hayallenemeyenler yan hayallere sarkarak kendilerine oradan bir pay çıkarmakta serbesttirler, örnek cümle: “siz çocuk yaparsanız ben onu severken öldürmekten korkarım” dönüşte evi elimizle koymuş gibi bulma, çünkü multi-functional bi navigasyon sistemine sahip olmamız ve gerekli durumlarda şöyle sinyal vermesi: “yanlış yöne gidiyosunuz salaklar!” hiçbir yerde bulunmayan bu özel üretim navigasyon sisteminin adı: özlem. özlem’in bir alt modeli mehlika, ama onda işleyiş mekanizması ters, “buradan gitçez!” dediği yerlere sapmayın yeter.

alexander platz’da bi şey yok, berliner atakule denebilir. berliner dom’un en üst katına çıkmak için 270 basamak çıkmamız gerektiğini türk olduğumuzu/olduğunu diyalog sonunda anlayan/anladığımız görevli türk amcadan öğreniyoruz: -can we see this room? -where are you from? -turkey.. -e be güzelim, söylesene, siz en yukarı çıkın önce. çıktık, manzara çıktığımıza değdi, kuşbakışı börlin. pergamon museum’da hissetiklerimse belki çok sığ ama engel olamadım: “iyi çalıp çırpmışınız, aferin” gerçi bizden izin de almışlar ama gene de üzüldük, çok da kral müze yapmışlar ama bi kere üzülmüştük çoktan ehe. sonra da sabah 5′te, bizi bambaşka bi maceraya götürecek olan trenimize bindik.

ay günlük ben sonlara doğru gene bi sıkıldım fark ettiysen, ayrıca ne günlüğü münlüğü ya, post yazıyorum işte, seni de beynimde ben yarattım aslında sen yoksun günlük, hayır niye yazıyı elimde süründürdüysem, sündü gitti, olmaz olsun böyle post, sırf hatırlayacak olmanın hatrına. ama ben berlin’i sevdim, cidden sevdim, duygularımız da karşılıklı, rozetimin üstünde yazıyor: “berlin liebt dich”

iyi geceler günlük, iyi akşamlar.. [özlem’in yeğeninin günlüğüne yazdığı bitiriş cümlesinden kopye]

.

n

Cuma, Haziran 20th, 2008

gezi defterime ilk notlarımı bolu civarındaki otobüs molasında bir ayran eşliğinde yazmam, uluslararası satırlarıma folklorik bir giriş. nasıl da hevesliyim, gezi defteri ya, yazıcam hemen, illa hemen yazıcam, şartlanmış beyin:

* ankara’dan istanbul’a gelirken çok deyişik bi şey oldu günlük, yok, ııığ, gezi defteri -ne kişiliksiz bi şeymişsin hitap bile edilmiyosun, oysa günlük olsaydın sana hep günlük derdim ve notlarıma insanın içini kucaklayıveren, süper samimi bi hava katardım- işte o değişik şey bolu’da verilen mola, inanabiliyo musun şuğan o moladan yazıyorum bunları!! bütün yolcular çok şaşkın, bense vizyonu doğuştan geniş bi kişi olarak sakin sakin ayranımı yudumluyorum, hem de pipetle -geniş vizyon dedim orayı tekrar oku- özlem içine 1 ytl atılınca resim gösteren “resimli dünya turu” diye bi alet gördü, hemen aklını başına getirdim: hayır dostum, hayır, hayır, daha önümüzde çılgın bir seyahat var, resimlerle yetinemeyiz, üstelik herşeyin parasını ödedik, aptal olma.

* sevgili gezi defteri, sana günlük demeye karar verdim, bence zaten sen de öyle olmasını istiyorsun. istanbul’a geldik, kapıyı feyzul açtı, kendisinde gram heyecan yok, sanki zorla götürüyoruz, gelme be, ehe, ama parasını önceden ödediği için gelmek zorunda. uff, daha çantalarını bile hazırlamamışlar! özlem saf olduğu için feyzul’a çanta hazırlamasında yardım etmekle meşgul, ben etmiyorum, ne etçem, yüklemişim her türlü minik tester kabına sekiz güne yetip de artacak kadar jel-tonik-krem, kafam rahat, vizyonum geniş dedim di mi, bundan sonra genişlemez zaten, olsa olsa genleşir. şimdi salonda sigara içip senle konuşuyorum günlük, bu seyahatte en iyi dostum sen olcaksın ve bu üç denyıl bunu hiç bilmiycek.

* günaydın günlük, sabah erkenden uyandık, erman bizi almaya geldi, şimdi arabadayız, bizi havaalanına götürüyo, feyza $ 100 karşılığında dedi ama ben vermiycem. yurt dışına gidiyorum nasıl olsa, sonra da izimi bi şekilde kaybettiririm ve filmimsi böyle maceramsı, polisiye bi tat olur diye düşünüyorum. erman’ın suratında şöyle bi ifade var: “siz şimdi dört kız.. hey allah’ım, hadi bakalım hayırlısı.” erman’ın suratında bi de böcürmüş kırmızı gözleri var, sabah akşam tez yazmaktan zonbi gibi olmuş, yoksa versem mi $ 100, dörde bölünce $ 25, çok da bi şey değil aslında ama aklıma daha iyi bi fikir geldi: erman ben feyza’ya verdim o sana vermedi mi, derim, kesin bana inanır bence, sevgilisine mi inancak, haha, daha avrupa görmedim ama vizyon patlaması yaşıyorum dikkat ettiysen.

* meraba günlük, daha uçağa binmedik, onu söyliyim dedim. havaalanına gelip çantalarımızı arabadan çıkardığımız anda özlem’in kamerayı evde unuttuğunu anladık. bi de, özlem güneş’in kuzenine aldığı düğün hediyesi sarı çaydanlık poşetini çöp sanıp, olimpiyatlarda gülle sallar gibi çöp kutusuna fıydırmış. feyza’yla yanyana gelip gelip gülüyoruz, hehehehe, özlem’in yanında gülemiyoruz çünkü kızar, güneş’in yanında da gülmüyoruz çünkü o çaydanlığı bir hafta boyunca aramış, rencide olmasınlar diye uzağa gidip gidip gülüyoruz, biz çok kral dostlarız, bi de feyza’yla güneş’in turist şapkaları çok komik, o şapkalara gülmek için de özlem’in yanına gidip gidip gülüyorum, en kral benim.

* hi günlük! havaya gireyim istedim. şimdi uçaktayız ve feyza hemen arkamızda eski fitbolcu tanju ç.’ın oturduğunu farketti. tanju çok garip bi insanmış, bizim lisede bile yapmadığımız hareketleri yapıyor, ilgi çekmek isteyen şımarık ünlümsü triplerinde, hayır azıcık alçak sesle konuşsa zerre yorum yapmıycam hakkında ama uykumdan uyandırdı! zaten güneş de “uyumaaa!” diyip duruyor, sanki uyusam aynı yere gitmiycez ben geri kalıcam, uyumıycakmışım, beraber heyecanlancakmışız, şu satırlar bitsin, ben öküz gibi uyucam, hehe.

* ay günlük şu anda amsterdam’dayız! gerçi havaalanında bekliyoruz ama olsun, güneş’in eniştesi bizi almaya geliyomuş. schiphol havaalanı dışında bi yer görmememize rağmen garip, enternasyonel bi heyecan yaşıyoruz, yoksa havaalanında fotoğraf çekmemizin hiçbi açıklaması yok yani. tabi heyecan konsepti gereği her şeye uzaydan düşmüşüm gibi bakıyorum ben, galiba beynim gene şartlandı, onu bu durumdan kurtarmalıyım. bi de eskisi kadar sık yazamayabilirim darılmaca, gücenmece yok, herkes sınırını bilsin. -avrupa görünce hemen değiştim-

* düz yolda yürürken kaldırıma neden trafik lambası ve bariyer koyarlar diye düşünmedim değil tabi. sağa baktım, sola baktım, tramvay yok, bisiklet yok, ee, ne ki şimdi bu kaldırım lambası? düz köprü işte, lambanın varoluş sebebi üzerine tek yorum yapmadan, hatta birbirimize lambanın varlığını bile hatırlatmadan yürümeye devam ettik. bizimle aynı kaldırım üstünde bulunan, 20-30 m ilerimizde duran insanlar gene bir bariyerin ardından bize niye el kol işaretleri yapıyorlar anlayamadık. yürüdük, yürüdük ve insanların arkasında beklemekte olduğu bariyerin önüne geldik. bense aramızdaki bu engele hala anlam veremiyordum, neden bu insanlarla düz bir yolda kaldırımın ortasına konulmuş bir çubuğun iki tarafından birbirimize bakıyorduk, içten içe vizyon genleşmesi anlarından biri olacak diye düşündüm, ta ki içlerinden birisi arkamızı işaret edene kadar: meğerse 30 sn önce üstünde yürümekte olduğumuz köprü, ketçap kapağı misali kademe kademe yukarı doğru kalkıyormuş, ouch! neyse ki kritik noktayı çoktan geçmiştik ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmek genlerimiz gereğiydi. yürümeye devam ettikçe özlem’in suratı turşu gibi oldu, açlıktan ölcek sandık, yemek yenicek bi yer göremedik, sonuçta buraların yabancısıydık, dışında kocaman bi patates maketi olan büfeyi görünce özlem hayata daha bi sıkı bağlandı. az önce aldığı sandviçi 55 saniyede bitirdi. rotterdam’da hava çok soğuk, üşüyoruz, patates kızartması yağı da garip kokuyor.

* den haag, rotterdam’a göre daha bi sevimli, sıcaktı, öyle sıcak değil çünkü hava sıcaklığı kaç derece bilmemekle beraber donmaya devam ettik, memlekette kapı arkasına asılmış montlarımızın hayalini kurduk, güneş’e paçalarını bileğinden bağlamayı teklif ettim, hatta demo versiyon olarak bağladım bile ama beğenmedi! çok da fifi, üşürsen üşü diyip mesafeli, modern insan çizgimi yarattım. her yerde yığınla park edilmiş bisikletler, bisiklet ovaları, bisiklet nehirleri, bisiklet tarlaları, muntazam binalar, muntazam evler, sokaklar ve muntazam her şeyler gördüm, hollanda’nın düzeni o anda bi boğdu beni, ilk gün büyüleyici geldiyse de, ikinci gün karar verdim: ben böyle yerde yaşayamam günlük, azıcık kaos [ahahaos] isterim, alışmadık şeyde şuy durmaz. bisikletler ve tramvaylar bir süre sonra paranoya yarattı bende, her an her yerden üstüme son hız gelmekte olan bir araç çıkabilirmiş gibi. sokaklarda joint kokusu, içimden yabancı dilimi geliştirip “it’s totally legal, eh?” filan dedim. ucundan birazcık uzay keki yemek istedik ama coffee shop’lara adım atmaya burnumuzun direği el vermedi, gönül uslu uslu söz dinledi. güneş’in hepimiz tarafından kabul gören bi iddiası oldu: bence bu kafelerde joint içmiyor, ot kavurması yapıyorlar.

* metro istasyonunda 4 farklı fotoğraf karesi çeken o kabine girip, racon gereği dil çıkarmalı ve şaşı gözlü garip pozlar verip, “filmlerden özenilerek yapılacaklar” listesindeki bir maddenin daha üstünü karaladık. madame tussaud’s beklentilerimizin çok çok üstünde bir eğlence merkezi gibiydi, ya da biz hala küçük şeylerden mutlu olabilen filanca organizmalarız. özellikle, balmumu heykel sanılsın ve sonra hareket edince insanlar korksun diye o karanlık yerde duran kadın üstümüze doğru gelince feyzul’un verdiği reaksiyon görmeye değerdi, hele bi de kadın buna doğru yaklaşınca çığlık çığlığa “don’t!” m’ont diye bağırmıyo mu, ahahaha, gülmekten öleyazdım, rezil etti tabi bizi, önümde duran on yaşındaki çocuğun kılı bile kıpırdamadı, biz türkler ekşın ve duygu insanıyız. benim en çok sevdiğim resim yıldızlı gece olduğu için rijk’s museum’un az ilerisinde van gogh müzesi’ne gittik, paul gaugin’i en az van gogh kadar sevebilirim gibi hissettim ve hemen sevdim. müzede özlem üstadımla yaptığımız sanat içerikli sohbetler muazzamdı. kanal gezisinden aklımda kalan sayılı bilgiden birisi, heineken’in tam bir cimriymiş olduğu. ikinci kez yediğimiz patates kızartmasının yağı da bi garipti, pattis hayallerimiz onarılamaz kırıklığa uğradı, midelerimiz mutlu olmadı. sabah gözümü aralayıp saati fark edince kalk borusu gibi öttüm: kızlar! saat altı buçuuuuk!!! güneş bana “önden gidip otobüsü durdurma görevi” verdi, 5 dakika içinde çantalarımızı hazırladık ve ben görev insanı olduğum için run forest run gibi koşmaya başladım, otobüs ağır çekim karşıdan geldi, yılmadım, koştum koştum koştum, otobüse el, kol ve hatta şoföre işmar ettim, bi kahraman gibi durdurdum otobüsü, “hi, we want to go to central station and this is our last chance to catch the train, three of my friends are running right now, can you wait?” o telaşta bile gramerden taviz vermemek, işte o bendim. baktım bizim üç denyıl topuklar popoya değerek otobüse doğru koşuyorlar, “here they are..” derken derin bir oh çektim, utrecht centraal, trendeyiz, uykusuz, passport control please, “özlem pasaportunu çantanda arama, çünkü bende” şimdi deli gibi uyucam günlük. sonlara doğru da savsakladım gibi oldu. on beş tatilde neden ödev olarak yazıldığı bilinmeyen günlük sayfaları gibi: dişimi fırçalayıp uyudum.

[günlük olarak böyle bi şey yazmadım tabi, hepsini orda yazmışım gibi kafadan attım]

.

fernweh

Cumartesi, Haziran 14th, 2008

vista kullanan baban mı var, derdin var. notepad’i bulana kadar canım çıktı. rapid diyor, link diyor, yahoo grupların en kral owner’ı ve çektiği kamera görüntülerinden screen shot alıp alamayacağımızı soruyor. batıda gezdiğim ülkerlerde ağız tadıyla yaşayamadığım kültür şokunu kim derdi ki baba evinde yaşayacağım. fotoğrafları picasaya atıp arkadaşlarına link olarak gönderirse prestij sahibi olacakmış. bense pencereden dışarı uzun uzun bakıp, iç çekerek “con tirivolti..” demek istiyorum, gene de yardım edicem tabi.

ev: üstü kapalı bir sürahinin üstüne özenle konulan dantel. çocuk oldum ben; güneş gördükçe açığa çıktı çillerim; parmak uçlarım yüzmekten buruştu, dönüşte çamlıca’dan dondurma da yedim. anneme “bana pijama dik” dedim; fatma teyzenin büzülmüş dudaklarıyla nükhetdru taklitleri ahaha; dikiş payları 1.5 cm olacak, uff pijamam çok harika; he-man’in kılıcı niyetine, gölgelerin gücü adına sırtımızdan çıkarıp yukarı uzattığımız french-curve’ü bugün ilk defa anneme patrondan kalıp çıkarmak için kullandım, üstüne adımı soyadımı yazmışım, güzel yazıyla, muhtemelen on yedi sene önce. yarın eve dönüyorum, artık gitmek değil, sadece eve dönmek istiyorum.

*sevgili dostlarım, şimdi işi gücü bırakıp, yoğun ısrarlarınız üzerine % 100 kişisel gezi notlarımı siz okuyuculara aktarmayı, “batı batı dedikleri” isminde bir kitap çıkarmayı nasıl da isterdim. her paragrafın başına “bu bölüm gereksiz, ben olsam okumazdım” şeklinde notlar düşerken nasıl da eğlenirdim. geliniz görünüz ki böyle bir şey yapmam sizde hayal kırıklığına sebep olacağı gibi, bana da bir eziyet olacaktır. çünkü gereksiz heyecan, görgüsüzlük, kibir gibi handikaplardan ustaca sıyrılarak tarafsız ve asil bir şekilde gözlemlerimi aktarabilecek yetiye malesef sahip değilim. üstelik biz sefil bloggerlar için, blog hezeyanlarımızın kağıda, mürekkebe dönüşmesi, içimizde yaşayan hayaletlerin ete, kemiğe bürünmesine eşit olduğundan, tasavvuru dahi dizlerimizin titremesine yol açmaktadır. elimizin altında edit/delete/undo gibi fonksiyonların bulunduğu, bu likit, bu esneme noktası sonsuza yakın, bu gerçekte gerçek olmayan dünyanın en güzel yanı elimizle tutulamaz oluşudur. gözle görüldüğü iddia edilen kısımsa usta bir ilüzyonistin el çabukluğu, siz okuyan güzel gözlerin yanılma isteğinden başka bir şey değildir.

eğer geride bıraktığımız şeylerin sonsuza dek arkamızda “eserimiz” olarak kalacağını bilseydik, belki de hiçbir şey yazmazdık. “einmal ist keinmal” sildiğimiz şeylere hiç olmamışlar taklidi yaptırıyoruz ve bu konuda oldukça iyiyiz, yabancılar buna “we’re pretty good at that” diyorlar. kendimizi zehirlemekte öyle ustalaşmışız ki, kendi kendimizin afyonu olmuşuz, uyuşturduğumuz yanlarımızdan bir “ben” yaratmak istemediğimiz gibi, gerçeğe adım atmak da pek umrumuzda değil, arada bir damarınıza basabiliyorsak ne mutlu bize. hiç olmamışlar gibi, delete, hiç olmadılar ki, hmm öyle mi demişim, edit, yok canım demedim, ay elim sürçtü, undo, kaldığımız yerden devam edelim. “gel blogunun aynısını kitap yapalım” deseler, -o nahif kalıbımı basarım ki- bunu hiçbir blogger kabul etmez. bu yüzden “batı batı dedikleri” adlı bir kitap çıkarmak şöyle dursun, gördüğüm sayılı ülke üzerine birkaç cümle sarf etsem, bu bile affınıza sığınmayı gerektiren büyük bir cesaret örneği olacaktır.

gene de kendime ve üç dostuma hiçbir iddiası olmayan ve gene bu üç dostumdan başka kimseye faydası olmayacak bir gezi hatırası bırakmak istiyorum. tek sebebi ise hatırlamak istemem, tam olarak burada hatırlamak ve hatırlanmak istemem, taslağı elimde sürünen bu yazımı toparlayabilirsem eğer, belki bölüm bölüm, belki topluca, ama unutmadan, mutlaka, bir ara.

*dostoyevski’nin sesinden okunacak.

.

ucuza getirildik, bir gecede satıldık, soğuk içildik, buradan yırtıldık, stoklarla sınırlıydık ve artık bizim modelimizden üretilmiyor beyefendi, taklitlerimize yöneliniz, tükendik. otuz mayıs, ist

.

ustam bize iki “dir” çek, kimin içinde ne var ne yok görelim. iki gün önce, hatalı/eksik ntoskrnl.exe dosyasını komutlarla kurtarmaya çalışırken

.

“kendimi şanslı hissediyorum” yalnızca guugıl’da bir buton değil imiş. subject: Re canlarım, / from meh

.