b

Perşembe, Haziran 26th, 2008

hallo günlük, wie geht’s, danke, es geht mir gut. berlin’e adım attığımız, yani trenden indiğimiz ilk dakikada güneş’i diğer durağa yolcu ettik. ben aslında o anda istedim ki, keşke güneş’i diğer durağa değil de mars’a hatta öteki galaksiye filan yolcu ediyor olsaydık, çünkü aslında güneş’le aynı yerde inmemiz gerekiyordu canım günlük. ben sana bunların denyıl olduğunu söylemiştim, umarım şimdi beni daha iyi anlamışsındır. treni neredeyse kaçırıyor oluşumuzun adrenalini yetmedi, bir de 1/4′ümüzün zamanında inenememesi gibi bir heyecan yaşadık. bu olayın nasıl cereyan ettiğini tüm çıplaklığıyla anlatmak istiyorum sana: tam trenden ineceğimiz sırada güneş artık heyecandan mıdır, bush’a mı özendi nedir, bir kağıt parçasına “sanırım çişimi yapmam gerek, bu mümkün mü?” yazıp bana uzattı, ben de suratına uzun uzun bakıp “panik yapma, ülke değiştirdiğimiz için kültür şokesi yaşıyorsun, haydi tuvalete git..” dedim. güneş sevinç içerisinde bir kelebek gibi tuvalete koşarken, geriye kalan 3/4′ümüz çantaları topladık, trenden indik, tam karşımızdaki banklara oturup 1/4′ümüzü oluşturan güneş gelicek diye beklemeye başladık. işte ne olduysa o anda oldu ve bir anda gar yankılandı, ptıssss diye kapandı kapılar. feyzul’la ayaklanıp kapının düğmesine defalarca bastık ama açılmadı, güneş kapının ardından bize baktı, biz dışardan güneş’e baktık, tren hareket etmeye başladı ve birbirimize el salladık. muhtelif duyguların içimizde takla attığı, tarif edilemez, harikulade bir andı doğrusu. çantası bizde, cüzdanı bizde, herşeyi bizde, kendisi trende, aufwiedersehen güneş, gene gel! doğruyu söylemek gerekirse, hiçbirimiz şaşırmadık, tepki vermedik, yorgunduk, uykusuzduk ve hava sıcaklığı otuz derece civarındaydı. aynı bankta oturmaya devam ederek, kayıtsızca güneş’in gelmesini beklerken, özlem’in omzuna vurup, “merak etme dostum, dönerse bizimdir, dönmezse zaten hiçbir zaman bizim olmamıştır” dedim. özlem bana hak verdi ve zaten güneş de hemen geldi. suratındaki kahramanımsı ifade ve “bakın nasıl da geri döndüm hehehe” sözleri denyıllığından hiçbir şey eksilmediğinin göstergesiydi.

istasyon çıkışında andrea’yla buluştuk ve sonrasında kendimizi kaptırıp koyverdik valla oh, ne haritaya, ne oklara, ne de tabelalara bakmadan sadece andrea’yı takip ederken, yürürken annesinin elini tutmaktan başka işi olmayan çocuklar gibiydik. metroda kleingruppenkarte diye bi bilet çeşidi vardı günlük, hem hesaplı hem de söylenişi çok güzel, bunu keşfedince bir süre içimden “kılayngruppenkarte” dedim, bi kere mi ne ağzımdan kaçtı dışımdan söylemişim, neyse ki bunu duyan özlem çoktan havaya girmişti ve bana “ja, ich bin der arme keloğlan, meine essel hat keinen sattel” gibi anlamlı bir karşılık verdi. durak sonrasında eve doğru yürürken gerçekten de sabrımın, gücümün, en çok da bacaklarımın mukavemetinin sınandığını düşündüm günlük, haykırasım, isyan edesim, çantayı bi yana, gövdemi bi yana, sıcaktan pişen kafamı bi yana fırlatasım geldi. eve geldiğimizdeyse vaha bulmuş çöl kaplanları kadar sevinçliydik ve tüm tipik vaha bulmuş çöl kaplanlarının yapacağı gibi sırayla duş aldık. yüksek tavan, mükemmel bir bahçeye açılan salon kapısı, türk olduğumuz için “böyle bir evin kirası fazla değil midir hacı?” diye sormalar, “burası kriminal bölge olduğu için kiralar ucuz” cevabı ve güneş’in bana dönüp “kriminal dediği bizim oranın kadıköy’ü filandır herhalde” demesi. cümleten herzlich willkommen.

berlin’de yaptığımız ilk aktivite beach volley oynamak oldu, nasıl oldu onu biz de pek anlamadık, tek hatırladığım özlem’in cidden de bir çöl kaplanı gibi top kurtarışları, kumun üstüne atlayışları filan, “hab ich!”, gelir gelmez charlies’ check point’e gitmeyeceğimizi biliyorduk ama beach meach, bi köşede dans eden şugar zenci çucuklar, serin kumlar, şemsiyeler, şezlonglar, itiraf ediyorum orada vizyonum titreşti. ayrıca duvar’ı filan ertesi gün görürüz sanıyordum ama daha şimdiden iki farklı yerde gördük: birincisi eve doğru yürürken bi evin bahçesinde gördüğümüz küçük bir parçaydı -adam bahçesindeki duvarı yıktırmamış-, diğeri de ostbahnhof çıkışında upuzun, bi yerinde “es gilt viele mauern abzu bauen” yazıyor, “daha yıkılacak çok duvar var” demekmiş. bu arada ostbahnhof’a geldiğimizde güneş’ten gene inciler: “haha, ben burayı gördüm ki!” -trenden inemediği için geldiği durağı kastediyor- ayaklarımızı tedirgin tedirgin soğuk kumlara gömdüysek de, genel olarak turistik içgüdülerimizin esiriydik, ne zaman bir katedral, müze veya şu an ne amaçla kullanıldığı bilinmeyen tarihi binalar göreceğimizi çılgınca merak ediyor, önlerinde utanarak fotoğraf çektireceğimiz, bir an önce geçmişlerini öğrenmek isteyeceğimiz anlar gelsin istiyorduk.

bahçede uzayan kahvaltıların en büyük mutluluğu porselen çaydanlıkta turkish tea keyfi, üstelik ince belli bardaktan, saki her zamanki gibi özlem, feyzul’un çayın tavşan kanı olmamasını içerlemeleri, bir şeyi yemeden önce on defa koklamalarımız. kaldığımız yer wedding olduğundan en başta kendimizi hiç berlin’deymiş gibi hissetmemek, karşıda kızılırmak internet kafe, onun sağında şekerpare bäckerei, umut kuaför, andrea’nın bülent ortaçgil’in “sensiz olmaz”ını eksiksiz söyleyebilmesi : ) -bu kısım smiley’i haketti-

yürüdükçe tarih kokusu -snıff snff- yakın izler, dokular, üstünden yürüdüğümüz köprüyü geçerken [böse brücke] andrea köprünün batı-doğu arasında insanların exchange edildiği -rehinelerin değiştirildiği?- yer olduğunu söylüyor. batı berlin’e adım attığımızda her şeyin farklılaşması, “say hi to capitalism!” hi canım, hay hay: sanki bugüne kadar kapitalizm yoğurda yavaş yavaş yedirilen su gibi verilmiş bize, hangi ara cacık olduğumuzu bile anlamamışız da, potsdamer platz bizim cacık değil, cacıktaki hıyar olduğumuz gerçeğini yüzümüze vuruyor gibi, çıpıçıplak gerçekler uyandı içimde, gerçi bende teori de pratik de sallanmakta. andrea buraları sevmiyor, biz de o kadar bayılmadık ama gene de şurıya karşı bi fotoğraf alalım beybi, we were here. II. dünya savaşında sığınak olarak kullanılmış binanın [grusel kabinett] şimdi yarı müze, yarı korku dünyası gibi bir eğlence merkezine dönüştürülmüş olmasını garipsedik; sergilenen şeylerin açıklamalarının olmaması, olursa da sadece almanca olmasına bir: ‘hay bana haylar bana hayl hitler!’ o korku şeyinin son katını da tırsmaktan gezemedik, hayır tamam, orada çalışan adamlar kafalarına maske takmışlar hööö-bööö filan diyorlar farkındaydık ama çok karanlık ve çok büyük bi yer olunca gezeme.. aman ne var korktuk! nereden, ne çeşit bir maskeyle, nasıl bir adam çıkacak diye hesaplar yapmaktan kalbim yoruldu. güneş’in ciddi ciddi: “kızlar ben şu anda gerçekten çok korkuyorum, dizlerim titriyor” demesi, ahaha. unter den linden’den devam edişimiz. [”unter den linden”in “ıhlamurlar altında” demek olduğunu keşfeden: feyzul, keşfetme anı: memlekete döndükten sonra lipton poşet çay içerken linden kelimesini gördüğü an, doğrulanma süreci: feyzul’un guugıl’dan bakmak yerine “linden ıhlamur mu demek, burda linden yazıyo, ne demek la?” şeklinde bi mail atması ve akabinde benim seslisözlük’ten doğruluğunu onaylayışım, yapılabilecek en klişe yorum: dizi adı gibi, ehe ehe, ve o yorumu tabi ki de yaptık.]

brandenburger tor’un bombalanmış fotoğraflarını görmesek oralardan o kadar etkilenmezdik sanırım. zaten berlin’e dair bende en çok hayret uyandıran şey bombalanmış yerlerin ve önce/sonra ve çok sonra şeklindeki fotoğraf serilerine bakmak oldu. karşıda reichstag [parlamento binası] charlie’s checkpoint’te amerikan bayrağının yanında ingiltere bayrağı görmek, hmm nası ya neden ya hmm, yol boyunca devam eden panolar güzel, okuya okuya, kültüre kültüre yürüdük. tachelles ise andrea olmasa asla varlığından haberdar olmayacağımız bir yerdi, içerideki ingiliz de öyle, oh that’s lovely! /lafli!/ girdiğimiz bi dükkanda bugüne kadar hiçbirimizin görmediği bi kafa masaj aleti vardı, kek çırpmak için kullanılan o metal şeyin uçlarının açık olduğunu ve yuvarlatılmış olduğunu hayal et günlük, kafana üstten geçiriyosun, saç diplerinden parmak uçlarına kadar bir uyarıl.. eö, gıdıklanma, o işte çok para var hemen anladık tabi, prototip feyzul’da, seri üretime geçicez, fabrikadaki üretim aletlerinin çıkardığı ses şöyle olacak: girişim girişim.. faprikamız çalışırken tüylü şapkalı kafalarımızın efekti de şey olucak: ticaret kafa, ticaret kafa, zbım zım..

şehrin orta yerinde nerden başlayıp, nerde bittiği belli olmayan parklar güven park konseptinden oldukça uzak, çıkar ayakkapları çimene bas. her gün uğradığımız mahalle pub’ına uğramışız gibi sakin biralar eşliğinde geleceğe dair hayallenmeler, kendi adına hayallenemeyenler yan hayallere sarkarak kendilerine oradan bir pay çıkarmakta serbesttirler, örnek cümle: “siz çocuk yaparsanız ben onu severken öldürmekten korkarım” dönüşte evi elimizle koymuş gibi bulma, çünkü multi-functional bi navigasyon sistemine sahip olmamız ve gerekli durumlarda şöyle sinyal vermesi: “yanlış yöne gidiyosunuz salaklar!” hiçbir yerde bulunmayan bu özel üretim navigasyon sisteminin adı: özlem. özlem’in bir alt modeli mehlika, ama onda işleyiş mekanizması ters, “buradan gitçez!” dediği yerlere sapmayın yeter.

alexander platz’da bi şey yok, berliner atakule denebilir. berliner dom’un en üst katına çıkmak için 270 basamak çıkmamız gerektiğini türk olduğumuzu/olduğunu diyalog sonunda anlayan/anladığımız görevli türk amcadan öğreniyoruz: -can we see this room? -where are you from? -turkey.. -e be güzelim, söylesene, siz en yukarı çıkın önce. çıktık, manzara çıktığımıza değdi, kuşbakışı börlin. pergamon museum’da hissetiklerimse belki çok sığ ama engel olamadım: “iyi çalıp çırpmışınız, aferin” gerçi bizden izin de almışlar ama gene de üzüldük, çok da kral müze yapmışlar ama bi kere üzülmüştük çoktan ehe. sonra da sabah 5′te, bizi bambaşka bi maceraya götürecek olan trenimize bindik.

ay günlük ben sonlara doğru gene bi sıkıldım fark ettiysen, ayrıca ne günlüğü münlüğü ya, post yazıyorum işte, seni de beynimde ben yarattım aslında sen yoksun günlük, hayır niye yazıyı elimde süründürdüysem, sündü gitti, olmaz olsun böyle post, sırf hatırlayacak olmanın hatrına. ama ben berlin’i sevdim, cidden sevdim, duygularımız da karşılıklı, rozetimin üstünde yazıyor: “berlin liebt dich”

iyi geceler günlük, iyi akşamlar.. [özlem’in yeğeninin günlüğüne yazdığı bitiriş cümlesinden kopye]

.