archive for Eylül, 2008

joker

Cuma, Eylül 26th, 2008

uğurd ündar aramızda otursun ve ben seviyesizce “çok sevgili müdürüm aslen ürkek bir tavşandır” diye elimi kolumu sallaya sallaya konuşayım istiyorum. elimde çeşitli belgeler olsun, çizelgeler olsun, haklılığım açık ara belli olsun. yüce rabbim, neden müdürüme mangal gibi bir yürek vermiyorsun? neden şöyle masaya yumruğunu vuran birisi değil, neden diğer müdürler gibi bağıramıyor, istese yapabilir! adını vermek istemediğim o daire başkanlığındaki müdür mesela, off, o müdür bende olaydı, öhhm, napiyim uğurd bey, işler böyle yürüyor, çok bağıran kazanıyor, ben ağlamaklı geziyorum artık, işimi filan yapamıyorum.. (ağlaşmalar ve dövünmeler)

.

- m. bey, (gönderecek başka eleman bulamadığınız için) beni dahil ettiğiniz proje grubunun toplantısı var, ona gidiyorum ben.
- saat kaçta toplantı?
- 11′de.
- biz o projeye sıcak bakmıyoruz, sen şimdi 11′i çeyrek geçe git, sonra da işim var diyip erken çık.
- hı hı, zaten çok mantıklı geldi bana da bu, tamam, hı hı, oldu.

.

aynı zamanda koskoca daire başkan yardımcısı olan sevgili müdürüm, on beş dakika geç gitmemle projeye sıcak bakmadığımızı gösterebileceğimizi sanmakta. bir de “sonraki toplantının da son on beş dakikasına katılırsın” diye ekleyince, “uuuv, çok sert olmaz mı sizce?” demek istedim. allah’ım, bana gerçekten sabır ver. üzülüyorum.

.


*all work no play

.

günlerden bir

Pazartesi, Eylül 22nd, 2008

uyanmışım ama saat bir pazar sabahı uyanmak için erkenmiş, gözleri kapatıp tekrar uyumuşum, seksen altı tane rüya görmüşüm ama sadece on beş dakika mı geçmiş, yastık, yorganla televizyon karşısındaki kanepeye taşınmışım ama o saat sponc bab saati de değilmiş, azıcık uyusam uyanmak için çok geç olurmuş, kahvaltı etmek içinse erkenmiş, televizyonda dizi tekrarı yokmuş, özlem de daha uyanmamış, hiç sevmemmiş pazar gününün o saatlerini ben.

özlem uyanmış, ben çay suyu koymuşum, cumartesi kahvaltısından kalan özlem’s spesyal patatesleri ısıtmışım, bezelye konservesi kutusunda kaynayan yumurtalardan tıkır tıkır bir sesmiş, özlem gözünü açar açmaz mutfağa gelmiş de domates salatalık doğramış, bu mevsimde salatalıkların hiç tadı yokmuş artık, kabak gibi, ama üstüne limon, nane, kekikmiş, evi de bir gün önce temizlemişiz ki pirüpak bir mutlulukmuş, gözlerimiz sığırcık yavrusu gözüymüş, çay kokusu iyiden iyiye içimi ısıtmış, bana her pazar o saatleri verinmiş yeter.

kahvaltıdan sonra kahve içmişiz, tatlı bi şeyler istemiş canımız da evde tatlı bi şeyler kesin yokmuş, arka arkaya iki film izlemişiz, bir iki iç geçirmişim ben, ben iç geçirirmişim gergef işler gibi. beyza gelmiş elinde iki tencere yemekle, son iki asırdır hem fedon’dan “seranata kuğnata kuğnata” adlı şarkıyı söyleyip, hem de bu denli güzel yemek yapan kadın görülmemiş, elinde ben olanlar güzel yemek yaparmış, bu satırı okuyanlar elinde ben var mı yok mu diye kontrol edermiş.

yaz çok uzak bir mevsimmiş de o uzaklardan deniz fışırtısı niyetine fotoğraflara bakmışız, benim o fotoğraflarda hiç göbeğim yokmuş ama ankara’ya bir iki yağmur damlası düşmesiyle kış sendromu kilolarını almaya başlamışım, şuramda da sivilce çıkmış, banyo yapmışım ama üşümüşüm, betim benzim atmış, çirkinmişim ben iyice, ay ben niye çirkinmişim, “vır vır vır vır”mışım, özlem ne biçim kadınmış, onun hiç böyle dönemleri yokmuş, ben şükretmeliymişim, o kendisiyle barışıkmış, ben o hikayelere inanmammış ama valla billa şükür.

hem “kış kışt”mış, hem sözümüz yokmuş kışa, asıl depara kalkan mevsimler konusunda bir şeyler yapılmalıymış, bilhassa sonbahar ekstra mesaiye kalmalıymış, başka türlü yüzünü göremeyeceğimiz, hayırsız, pis bi herifmiş sonbahar, meymenetsiz bi şeymiş böyle, gene de herkes seviyormuş, “abi ben manitayla buluşcam” diyip kaçıyormuş işten ama kimse bir şey demiyormuş, “genç adam gezsin”miş, hep “seneye daha çok kalır” demişler, yüzünü bulmasını geçtim, minareye astardan kılıf dikmiş sonbahar, senede bir hafta görürsek şanslıymışız hüşş alooo, bu yaptıklarını özlem’in “delikanlılık el kitabı”nda aramışım, bulamayınca arkasından laf çıkarasım gelmiş de uğraşmamış, uyumuşum.

* seyit ali aral okumak bünyeme değişik bir etki yapıyor.

.

müdürüm özünde iyi bi insan

Çarşamba, Eylül 17th, 2008

iki yan odada raporun draftını okuyor şimdi, kağıt hışırtısını duyuyorum ya sanki sınav sırasında soruya ne yazacağımı merak eden öğretmen başımda dikiliyor gibi hissediyorum. kötü bi draft yazdım çünkü. bilerek kötü yazdım çünkü müdürlük olarak drafta inanmıyoruz, kırmızı kaleme ve “bunu okuyucunun yorumuna bırakalım”lara inanıyoruz. kesin yüz bin tane değişiklik yaptıracak ama içim rahat. dün mesela elimde bi draft yoktu gene de mesaiye kalmaktan son anda vazgeçip sinemaya gittim, heheh. tayyar’ın jelibon poşetini hışırdatarak film izledik, bi ara toplu olarak gülmekten rezozanza girdik, evet doğru duydunuz rezozanz, uf ya, şu rapor bitse de, sonra bayram tatili gelse de, eve gitsem de, son bi kez denize girsem. işte böyle küçük küçük yaşıyorum, tam bi memurum, çayım duble olsun.

.

sütliman

Cuma, Eylül 12th, 2008

“sıkıntım ancak geçtikten sonra dilime vurur benim.” burcu

* * *

iddia ediyorum, mutlu olsaydım: herkese benden bir çay; günaydın şefim; günaydın müdürüm günaydın; kolay gelsin kat görevlisi; there are no unused icons on your desktop (maşallah+oley); bugün çok yahşisiniz özünüzü yidiğim güzel bayanlar; optü’ye yemeğe tabi ki derhal gidelim; i’m ready! i’m ready! i’m ready!; Fk=Vb x dsıvı; hesap makinesinde beş çarpı iki zaten hep on ama mutlu olsaydım ben dünya değişirdi.

* the story of bilinmek dahi istemeyen eşya *

“üzülme..” dediklerinde, cevap verdi:

yok, zaten üzülmüyorum, üzülmemenin sırrını buldum. “nasıl?” diye sorarsanız, elbette sorarsınız, sormuşsunuzdur. kendimi robotlaştırıyorum, kendimi içinde minik çarkları, kasnakları, lastikleri, buharlı sistemleri, pistonları, çivileri, vidaları, sıvıları olan mekaniğin kralı bir düzenek olarak hayal ediyorum, ben hayal edince gerçek oluyor. insan değilim ben, organikliğime dair herşey koca bir yalan, makineyim ben, tıkır tıkırım, sırrını buldum, üzülmemenin sırrını buldum.

sözlü tacize, densiz laflara, insanların kendilerine hak gördükleri şeylere şaşırmaktan öte tepki yok içimde. bendeki şaşırmak bile artık sözlük anlamını içermiyor. kafamın içindeki bir iki küçük tel parçasının lastikleri eriyor, kararıyor, o kadar. laf atıyor, adam laf atıyor mesela, laf atmak diye bir şey var mesela. jöleli saçları, çizgili kumaş pantolonuyla adam laf atıyor, önce şaşırıyorum dedim ya, sonra hemen kendimi eşyalaştırıyorum, komodin gibiyim, çekmecelerim var, adam çekmecelerle ilgili bir şey söylüyor, evet çekmece bu, çünkü ben komodinim, komodinlerin çekmecesi olur, yaşamın temel kurallarını hatırlıyorum, sayfaları çeviriyorum kafamın içinde, şematik cinsel organ resimleri, bilimde ayıp olmaz, adam diyorum x’lerle ilgili bir iki laf söyledi, bana doğru söyledi, şimdi bu denklemde x yerine çekmeceyi koyalım, komodinin çekmeceleri var, benim organlarım da eşya gibi, hayal edince, oluyor, eşya gibi davranırsam kimse beni rahatsız edemez, üzemez. çözdüm gibi görünüyor, o sokaktan tekrar geçmiyorum, adım atasım gelmiyor, jöleli saçlı adam, sırf bunları söylemek içim kaldırım değiştiren adam, kafamın içindeki database’de durduk yere hasar, jöleli saçlı ve çizgili kumaş pantolonlu adamlara dair, o sokağa dair değiştirilmesi güç, her seferinde geri çağırılacak olan bir an.

hayır üzülmüyorum. buldum çünkü, sırrını buldum. parmağını sallayarak konuşuyor kapı komşumuz, sallıyor çünkü psikolojik yardıma ihtiyacı var, gerçekten var ben bunu onu aşağılamak için söylemiyorum, o bağırıyor, “bu çiçek burada duracak!” gözlerine bakamıyorum çünkü gözleri deli insan gözü gibi bakıyor, içimdeki düzenek zangırdamaya başlıyor, kabuğum çok sağlam, içimde rezonans başlangıcı, az daha orada kalsam bir köprü gibi yıkılıcam, iyi ki eşyayım, tam bir eşya gibi “hıhı mıhı” diyip kapatıyorum kapıyı, haklı olduğum halde, özlem çok üzülüyor, ben eşyayım ama özlem üzülürse sistemim hata veriyor, üzülen bi eşya oluyorum, o komşunun ağzını burnunu bile kırmak istiyorum, o şey çiçek bile değil, çiçek olsa canlı olduğu için saygı duyucaz, ne yazık, ben de organik değilim, acaba o yüzden mi.. yok canım.

eşyayım ben, tabure mesela oturmak içindir, benim fonksiyonlarım arasında oturmak da var, hemen kendimi tabureye oturturum, çok kullanışlıyım.

az sonra kendimi yatağa yatırıcam, uyuyacak güzel düzeneğim, bir nevi şarj olma durumu. insan olduğumuza dair ikna etmeye çalışanlar illa ki var; ah acıyor, diyorlar; ah çok acılar çekiyorum, diyorlar; ben eşyayım ya, “hani?” diyorum, “neresi acıyor, fufliyim de geçsin, fuufffff..” acılara da çözüm buldum, jülyen doğrayıp kızartıyorum, üstüne de sarımsaklı yoğurt, şahane oluyor doğrusu, tabi yersen.

ikinci sefer “üzülme..” dediklerinde, cevap vermedi, eşyaydı.

kendimi eşyalaştırdığım zaman ne kadar acı duyabilirim ki, ayağınızı masaya çarptınız, “baaam!”, masadan özür dilemeyin, hissetmedi.

bu eşyalaştırmaya dair başka bir yazım vardı benim, alüminyumla ilgili, insan değil alüminyumdan yapılmış levhalar olsaydık mesela, deli gibi eğilip, bükülüp, yıpransaydık ama dışarıya hiç çaktırmasaydık, birisi bize kötü şeyler söyleyince geri yansıtsaydık, çelik aynaaa! ya da bize çok güzel şeyler söylemişler, o senin güzelliğin canım benim, pelikan da güzel maşallah.

eşya olursam bilinmem, öyle bir eşya olmalıyım. öyle bir eşya ki kimsenin aklına gelmeyecek, kullanışsızlığının ötesinde kimsenin manevi anlam yükleyemeyeceği, ihtiyaç duyulmayacak kadar işlevsiz, çirkin bir biblo gibi, gözden uzak olması için merdivensiz ulaşılmayacak yüksek dolaplara kapatılmış, atılsa ayıp olacak, öyle bir şey.

yirmi dört temmuz, cimeyl

.

bu

Pazartesi, Eylül 8th, 2008

ulaş’ın sahili gibiyim, halk otobüsüyle ulaşım mümkün, kum görünümlü kayalar aldatıcı, biraz daha açılırsan sonrası hep kum, aryyyt, tatil metaforu da dadından yinmiyormuş. - yirmi ğustos ikibinsekiz, alanya

.

tatil demek, özlem’le su altında özgürce su balesi ve kung-fu fighting yapmak demektir. - summer of sixty nine, below sea level

.

afrika’nın kara marsık kabilesinden zencifil hanım bildiriyor: dove’un (silk glow değil) silky skin kremi tam bir harika, çünkü simli! bronz tende pırıl. sevdiğim diğer bir makyaj malzemesi de avon’un açılıp kapanabilen göz kalemidir, majestic plum, 3209-3. öyle bir tatil moduna girdim ki saçıma sarı gölge mölge yaptırasım bile geldi, tövbe, neyse ki işe dönüşümle birlikte tez vakitte ıslah oldum.

.

kaldırım kenarındaki duvara oturmuş koskoca iki adam, tam görmedim ama bıyıkları bile varmıştır. “kadir bana bunları anlatmadı” dedi biri diğerine. üzülerek söyledi bunu. kafamda kadir’e bıyık çizdim. iki bıyıklı adamın birbirine bi şey anlatmaması, bunu bir üçüncüyle sokakta konuşması, üzülmek, kırılmak, ihtiras, entrika, anlatmamak, bıyık? değiştirdim. deniz kenarındaki yazlık bir evin yasemin kokulu bahçesine taşıdım, tiril basma etek, terlik, sırım saçlı iki kız ve çekirdek. sağdaki kızı hemen konuşturdum: “kadir bana bunları anlatmadı”. hıh, şimdi oldu. yüzüme hafif bi rüzgar bile esti.

.

adem, nereye gidiyorsun?

.

(…) ben kendime de öyleyim. sadece çevreye karşı değil. çünkü nazik, kırılgan konuştuğunuz zaman ne dediğiniz anlaşılmıyor. kabul eden birisi oluyorsunuz. ben öyle birisi değilim. bu duruşumu yansıtmak istiyorum. bunu yaparken de birilerini kaybedeceksem, bunu kayıp olarak görmüyorum. - han dé yener (radikal röportaj)

.

(…) ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam, kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. (…) - alıntı, zonk!

.