archive for Ekim, 2008

the ugly

Cuma, Ekim 31st, 2008

tiineyc muytın ninja töördıls, tiineyç muytınt ninca töörtıls, tiineyc mutınt nincı töördıls, heroes in a half shell! turtle power!

bir dönüm noktası bu, yani şu nakaratta ne dediğini öğrendiğim şu an. resmen “hiroz in e half şel” diyomuş, “hirozeni hafşın” filan diyodum ben, hatta onu bile diyemiyodum, ağzım yüzüm yamcıyodu. hele bi de tüm sözleri okurken hiç takılmadan söyleyebildim ya şarkıyı, resmen duygulandım. hay bin ançüezli pizza, neden bugüne kadar beklemişim ki guugılda aratmak için! neyse ki geç de olsa buldum mutluluğu.

keşke empeüçü olsa, bulaşık yıkarken hep dinlerdim.

yeni hedef: paparazzi programı müzikleri sözleri, “çekinov çeksa” ve “sek sek sek”. (araştır)

bunu bul ve dinle ve ağla: “i am legend”ın türkçe dublajlı versiyonunda will smith’in “aaay şat dı şeeerif” şarkısını söylediği an.

* * *

inek görünümlü, dersleri kötü çocuk üzerine bir söylem: bizim okulda bi çocuk vardı, inek tipli böyle, bize filan takılmazdı hiç, biz onu inek sanıyoduk ama sonra bi öğrendik ki meğerse inek değilmiş, dersleri de kötüymüş, çok üzülmüştüm. - özlem

“inek görünümlü, dersleri kötü çocuk” bunun çizgiromanı olsa ben hep okurdum.

senin yazıların ikiye ayrılırlar” dedi, benim yazılarım mı, oha resmen benim yazımlarından bahsediyorduk, kaça ayrıldıkları filan, oha ya, işte o an penguen’deki “görgüsüz” ben olmuştum. “ressssmen benim yazılarımdan bahsediyoruz, ikiye filan ayrılıyorlar ya of!”

şeffaf şemsiye mafyası, ensenizde, hatta ensenizden sırtınıza süzülüyor damla damla.

gmail emotikon ekledi ya, ilk fark ettiğim gün sürekli onlarla oynadım, böyle ilkokuldaki çocuk dergisi arkasındaki hikayeler gibi resimden kelime tamamlatma konseptli mailler attım, nasıl bir mutluluktur, buna resmen sevindim, sonra geçti, sevincim.

her şeyin farkında olup, değilmiş gibi yapmak, sola yatmak, salağa yatmak, ama sırf dengeyi tutturmak için, zedelenmesin diye, bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum çünkü eninde sonunda tepetaklak gidiyor, tecrübeyle sabittir.

otobüste yan koltukta oturan gönül gözü açık olan teyze anneme söylemiş, ikibindokuz’da kısmetim varmış, kenara kaçılın! annem “kadın aynı seni tarif etti” dedi, “ne dedi?” dedim, böyle çabuk sinirlenen, her şeyden çabuk sıkılan filan demiş, anneme göre bu kadarım işte, “ay yavrum tam hatırlamıyorum ama aynı seni tarif etti, ikibindokuz’un hangi ayı olduğunu da söyledi ama ben onu unuttum.” unuttun mu? buna şaşırmadım hiç. “kızınız evlilikten korkuyor” diye eklemiş sonradan, bunu söylemek için gönül gözüne gerek yok, korkarım tabi, korkmuyorum diyen risk algılaması sıfıra yakın bi insandır bence, bilinçsizdir, yumurta gibidir. böyle şeyler içimi sıkıyor, kısmet lafı bile içimi sıkıyor, üzerine konuşmak da saçmalıktı, kendimden özür dilerim, bir daha yapmıycam.

* * *

şu anda düşlediğim tek bir şey var: evdeki kanepeya uzanmışım, üstümde battaniye, güneş üzerime düşmüş, güneş ama sanki tembel ve yumuşacık bi hayvan gibi, onun ağırlığı altında göz kapaklarım ağırlaşıyor, üzerimden kalkmıyor, kalkmasın, ben de onu okşamışım, pış pış, evet birisi uyuyim diye böyle diyor, pııışş pıış pııışşş, birisi olmasına gerek bile yok, bant kaydı da olur, uyusam ya ben.

bir an geliyor böyle, hiç tadım olmuyor, mesela bi elma olsam saman gibi olurum, kepekli ve tatsız, yavan yavan, pff, tam öyleyim şimdi, dışarıdan “kan kırmızı bu” filan diyorsun, içini açıyorsun kelek çıkıyor, kelek, melek, melek? dikkat dikkat, şu an ilk adımın melek olmasını acayip garipsemiş bulunuyorum, panik yapmayın, genelde olur.

annemi aradım hemen, alo anne, alo, alo, sesler on çuval pamuğun arkasından gibi, anne ben doktora gittim, doktor pilav pişirdi, içine antibiyotik düşürdü, bu antibiyotiği n’apmalı, içiyim di mi, evet içiyim içiyim, zaten ben vücudumu çok yoruyorum, sanki böyle zorum varmışcasına, vücuduma kastederim, hayatımı kahrederim, ahaha, ay yazıda bile gülemiyorum, ahaha yazıyorum ama ağzımda böyle bi “ıhıhıhığğ.. öhhö..” var.

hoca dedi ki “tenisi sırf hava olsun diye oynayanlar var, kadın dersin ortasında telefonla konuşuyor sırf ‘şu an tenis dersindeyim’ demek için” of.. cidden bi tiksiniyorum böyle insanlardan. mesela benim maaşımın yarısı fiyatında ayakkabı giyenler varsa onlardan da tiksinirim. bu son iki saydığım aynı tip insan olmaya çok müsait.

* * *

yazdıklarımı beğenmiyorum ama şu sıralar kendime dair hiçbir şeyle barışık olmadığım için bunu garipseyecek değilim.

.

farklı tarihlerde
çok sayıda olmak

Pazartesi, Ekim 20th, 2008

mutluluğun resmini çizdim ben! misafir odasında kuduran üç… çocuk! birinin topuğu diğerinin kaşında patladı, diğeri öbürünün sadece sol koluyla mücade ediyor, biri öbürüne seri tekmeler attı, ağlamadılar, daha da kudurdular, gülmekten nefesleri kesilene kadar.

* * *

armut ağacına yapıştırılmış hesap makinesi tuşları, ışınlanmak istediğimiz gezegenin koordinatları, çocukluğum, ağabeyim. / grup gerilim set, annemin bas gitarı, siyah beyaz fotoğraflarındaki hippi kılıkları, tüm bunların çok acayibime gitmesi, köydeki adının “pembenaz” olması, annemin ekşili börülcesi, annemin mis kokusu, annem. / uzun saçları babamın, favorileri, geniş paça pantolonları, tüm bunların gene çok acayibime gitmesi, dizi izlemeye başlamadan önce yanına istiflediği kağıt peçeteleri, ince ince işlediği işlerin arasında burnuna kaymış gözlüğü, kesin balık burcu, gözleri yaşarıverir, babam.

* * *

beni hüzünlere park ettiniz.

* * *

üşenmeseydim çizecektim: iş yerindeki klozetlere şu kolu çevirdikçe üstündeki hijyenik naylon şeridin döndüğü aletten taktılar. bir de adım adım nasıl kullanılacağını gösteren kullanım klavuzu gibi bir kağıt parçası astılar. o kağıdın üzerinde “kolu ittikçe çiçekler döner” (flowers will turn if you push lever) yazıyor. hijyenik naylon şeridi gerektiği kadar çevirebilelim diye üstünde bulunan çiçekleri kastediyor ama ben o yazıyı her okuyuşumda sanki o kolu çevirince tepemden çiçekler yağacak gibi hissediyorum. bu hayal, romantizmi yanlış yerlerde aradığımın en somut göstergesi.

* * *

-bugün kendimi çirkin hissediyorum.
-mehlika, şaşırtıcı bi şey söyle bana.
-senin kendini çirkin hissettiğin zamanlar hiç olmuyo di mi?
-ben kendimi dış görünüşümle değerlendirmem bebişim.
-özlem, hırkanı öpmek istiyorum!

* * *

-nasıl gidiyor tenis, forehand, backhand?
-bockhand?
-siz tenis diye nereye gidiyorsunuz?
-o ünüteyi görmedik daha, simarç gördük.
-hocanız kim?
-yağuşuklu.

* * *

-bugün hoca bi değişik görünüyor di mi?
-evet fışırtılı değil de penye eşofman giymiş.
-nereye bakıyorsun sen?
-eöö.. meraba ben kıro, kız kıro. (burası “meraba ben ihtiyari, gayriihtiyari” de olabilir)

* * *

-bebişim adının baş harflerini ışıklı tabelaya yazdırdım.
-3M migrosu kastediyorsan, kendini zorla ve kaybol.

* * *

“şimdi, özlem nasıl bi insan onu anlatmaya çalışıcam. metrodan indik, yürüyen merdivenlere bindik.” draft’ta yarım kalmış bu cümleler, muhtemelen anın komikliğini yansıtamayacağımı düşündüğüm için bırakmışım. ama şeye takıldım ben, yürüyen merdivene binilir mi, n’apılır ona, “yürüyen merdivende durduk” da olmaz ki, “gene bi gün yürüyen merdivende gidiyoruz böyle”, o da olmaz. o halde hipotez: yürüyen merdiven fiile geçiş vermeyen bir nesnedir!

* * *

bunu hayal et ve belki geliştir: bir erkek ve bir kız. pastel tonlardaki bir kafenin sevimli ve yuvarlak bir masasında oturuyorlar. kızın yaptığı her şey hızlı çekimde. -fast motion- normal seyrinde bir saatlik bir zaman diliminde izleyebileceğimiz hareketlerinin tümünü bir dakikalık bir zaman diliminde izliyoruz. garson kahveleri getiriyor, kız bardağına şeker atıyor, kahvesini karıştırıyor, gülüyor, sigarasını içiyor, söndürüyor, elini saçına götürüyor, lavaboya gidip geliyor, gülüyor, hararetli hararetli konuşuyor, çantasından bir şey çıkarıyor vs. işte tam o sırada fark ediyoruz ki, kadrajda iki de saat var, kızın tarafındaki duvar saatinin yelkovanı saniye gibi hareket ederken, erkeğin tarafındaki saatin yelkovanı neredeyse hiç değişmiyor. işte bu bir dakikalık sahnede erkeğin dudakları ağır çekimde sadece şu iki kelimeyi söylüyor -slow motion- “seni seviyorum.” sonra erkeğin tarafındaki saat zembereği boşalmış gibi ilerleyip kızın tarafındaki saatle eşitleniyor, slow motion ve fast motion sona eriyor. kız “hep ben anlattım, sen hiç konuşmadın” diyor, erkek orada kilit bir cümle söylüyor, ama ne onu bulamadım. son.

.

arrange icons by date

Çarşamba, Ekim 15th, 2008

sanki her şey dün olmuş gibi. nasıl hepsi aynı anda dün olmuş gibi. ama olmuş gibi işte. tüm kaybedilenler, hepsi daha dün kaybedilmiş gibi, tek klasör altına dizilmiş, 20081013.

anlatamam ki şimdi ben, nasıl anlatılır bu bilmiyorum. sorun aslında kaybetmek değil, kaybetme anının beni o “kaybedilenler” klasörüne götürmesi. tabi bu klasörü anlatabilmek için öncelikle masaüstümü anlatmalıyım.

benim cici masaüstüm, belgelerim, bilgisayarım, çöp kutusu’yla başlar; programlarla devam eder; kaynağı d’ye gömülmüş klasörlerimin kısayollarıyla son bulur. eğer orada kısayol olmayan bir dosya veya klasör varsa, üç vakte kadar silinecektir. silinecek olan, yani varlığı eninde sonunda beni rahatsız edecek olan, gereksiz gördüğüm, şöyle bir dinleyip sileceğim, bir bakıp sileceğim, bir okuyup sileceğim, bir attach edip sileceğim şeyler.

kısayol stratejim basittir. biriktirmek istediğim şeyler için bir klasör yaratırım, o klasörün kısayolunu masaüstüne kaydederim ve -as i mentioned before- o klasörler d’de kayıtlıdır, c’de değil, herhangi bir format tehlikesine karşı korunumlu.

kaybedilenler klasöründeki her dosyayı isimlendirirken yyyyaagg formatına sadık kalırım. sadık kaldığım ender şeylerden biridir bu kronoloji konusundaki isimlendirme takıntım. gerçi bunun sadakatla ilgisi olmadığını da cümledeki son kelimeyle ele vermiş oldum. takıntılarıma sadık kalmam gibi bir durum söz konusu değil, zira onlar beni ele geçirmiş durumdalar.

kaybettiklerim, en kötü anlarım: bir tek terlik, bir ilkokul bilgi yarışması birinciliği, 2-2 devam eden bir maçın son seti, omuz hizasına yaklaşmış koyu kestane küt saçlarım, bir tekil “o” veya 5 dk’lık bir zaman dilimi. bu şeyleri kategorilemek için alt dosyalara ihtiyacım yok, hem onları ayrı ayrı sınıflandırmak onları aşağılamak, basite indirgemek olurdu. sadece ne zaman kaybedildikleri önemli, zamanı çok önemli, çünkü unutmamalıyım, çünkü ben unuturum. bu yüzden çiftlikten tekliğe inenler, işlem hataları, terli soğuk eller, fileye takılan toplar ve birinci çoğuldan parçalanarak üçüncü tekile düşenler, boynumdan enseme dökülen saç kırpıklarım yanyana. öyle bir yanyanalık ki bu, güçlerini varlıklarının bütünlüğünden alsalar da, hiçbir tekin birleşmesi tek bir çift, hiçbir “o”nun üst üste yığılması tek bir “onlar” yaratamaz. aynı, hiçbirinin geri dönmüş halinin eski haline benzemeyeceği gibi.

makas sesleriyle, leşleriyle, yaslarıyla, yokluklarıyla, kılpayı kaçışlarıyla, habersizce kaybolmalarıyla, avucumdan düşmüşlükleriyle, hala kanımla beslemeye devam ettiğim, kaybettiklerim.

işte 5-4′ün hikayesi, işte 5-0′ın hikayesi, işte ben bunları yazıyordum o gün orada. sorun aslında kaybetmek değil, hiç değil. sorun benim kısayollarıma olan mesafemin kısalığı, o klasörün içindeki son kaybedişin tarihi, o tarihin etrafındaki diğer dosyalar. yoksa sana yenilmenin huzurunun resmini bile çizerim ben, hem ben seni yenerim ki bence bi dahaki sefere. yenilsem bile son kaybedişimin çok güzel bir tarihi var artık, yeşil patiği, gri hırkası bile var: 20081013.

.

sular

Perşembe, Ekim 9th, 2008

iki yan odada çalışan şefimin altı yaşındaki oğlundan bahsederken “herif” ve “adam” kelimelerini kullanmasını.

özlem’lerin evindeki ingiliz kraliyet çay fincanlarından çay içmeyi.

rimel ve göz kalemi sürünce sanki çok güzel olmuşum gibi hissetmeyi.

kitap okurken herhangi bir cümleyi arkadaşlarımın veya ünlülerin sesi ve vurgularıyla içimden defalarca okumayı, o hezeyanla kitaptan kopmayı.

denizden çıktıktan sonra ağzımın tuzuyla yeşil elma yemeyi.

demet’in gayet sakin bir tonla söylediği bazı şeylerin bana göre çok çok komik olmasını. (geçen gün zil çaldı, “kim o?” dedim, “ben mahallenizin davulcusuyum, kapıyı açar mısınız?” dedi, ben de “hee, açmam” dedim.)

sabah uyanınca ışığın hala açık, kitabınsa koynumda bi yerlerde olmasını, “ohh, resmen uyumamış, mis gibi bayılmışım” diye düşünmeyi.

özlem’in sağ ayağına “blade” ismini vermesini*

beyza’nın telefonunun -istisnasız- her çalışında yerinden sıçrayarak gözlerini kırpıştırmasını, genel olarak şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırmasını.

yağ hafif kızdıktan sonra, soğanları tencereye atıp, soğanlar yanmadan sebzeleri doğrama işini yetiştirme telaşını, o esnada “eye of the tiger”ı mırıldanmayı.

kulağımda müzikle bulaşık yıkamayı ve sesimi duymadan şarkı söylemeyi, “acaba dışarıdan detone oluyo muyumdur?” diye düşünmeyi.

özlem’le aynı anda aynı şeyleri düşünmemizi ve her seferinde onun benden önce dile getirişini, bu aynı anda aynı şeyler düşünme durumunun o kadar çok sıklaşması ki artık beni korkutmaya başlamasını.

bi keresinde feyza’nın diş fırçasını kullanmamı ve işin garibi bunu ne feyza’nın ne de benim hiç ama hiç garipsememizi, “bi kere”yi de sırf eylem kabul edilebilir gibi görünsün diye yazmamı.

feyza’yla türk kahvesi içip, tavla oynadığımız sigara kokulu 100. yıl evimizi özlemeyi.

sıla’nın beş metrekarelik balkonunda birbirimizi buraya yazmamın uygun olmayacağı bir küfürle sevişimizi, o kamera kaydında “buraya gelmeyin!” dediğim an “evvveeet, tabi ki hemen oraya gidiyoruz!” diyerek beni uygunsuz bir durumda yakalama heyecanını ve bunu “basın özgürlüğü” olarak adlandırmasını.

bazı geceler tırstığı için veya herhangi bir sebep olmaksızın yanıma uyumaya gelen feyzul’umun pis pis sigara kokmasını ve kendimi “kocası kahveden gelen kadın” gibi hissetmemi.

bi gece kolunu “zbam!” diye yüzüme indirmesini, o an kafasına bi tane patlatmak istememi, ama uykusundan uyandırmaya kıyamamamı, kendiliğinden uyanmasını müteakiben kafasına gene de bi tane patlatamamamı.

“gel gülsümgülşah, gidelim” cümlesini güneş’ten başka kimsenin anlamayacak olmasını.

sıla’nın bir gün mutlaka sami hocanın eline düşeceği ve onu (sürüm sürüm) süründüreceğine dair inancının hala devam edip etmediğini merak etmemi.

özlem’in jargonumuza “pıtış bombilenmesi” gibi bir terim kazandırmasını ve anlamamız için cümle içinde kullanırken “pıtışım bombilendi.” demesini.

güneş’in “eğer bi gün kocamın saylonlu olduğunu fark edersem benim için bir şey değişmez, herifimdir sonuçta” demesini.

özlem’le herhangi bir konuda ne yapacağımızı düşünürken bir çözüm bulduğumuzda, birbirimizin suratına olumsuz bir ifadeyle bakarak “ama o zaman çok mantıklı olur” dememizi.

özlem’in yerleri süpürürken benim vileda yapmamı, ben lavaboyu silerken onun televizyon sehpasının tozunu almasını, bir gün olsun “bu sefer de tozu sen al” demeyişini, aramızda hiç konuşmadan kendiliğinden oluşan görünmez iş bölümü dağılımını.

kışın yaklaşmasıyla içimde uyanan örme isteğinin karşı konulamaz oluşunu, şıkıdı şıkıdı şişleri birbirine sürttürmenin beni rehabilite etmesini, içimden “yavriem, ayağına terlik giy” diye haykırmak gelmesini.

eski günleri, çok eski günleri, çok çok çok eski günleri, sadece güzel olanlarını.

çok şanslı olmamı, gerçekten şanslı olmamı ulan, ulan mı, ulanımı.

.

dördüncü gün

Cumartesi, Ekim 4th, 2008

şimdi bir öğleden sonra.

tül perdeden içeri süzülen öğle ezanı, mütevazı bir oturma odasının orta yeri, bol kırlentli bir divan. ağzını açsa esneyecek, adeti olmamasına rağmen “aziz allah” diyor esnemeye yakın bir sesle, belki de anneannesinin sesinden söylüyor bunu, belki de söyleyesi geliyor da söylemiyor.

sessizliği fırtına öncesiyle bir, usluluğu kıyamet alameti sayılabilecek bir çocuğun saatinden duvara yansıyan bir ışık. sadece ışık değil, takatsizliğine 6 taksitle borçlanmış bir devinim bu: bir aşağı, bir yukarı, bir sağ, bir sol, ama en çok kuzeybatı-güneydoğu istikametinde çırpınışlar…

ucundan tutuversen, ki ayıptır tutulmaz, elinde kalacak zikzak bir dikişle, bu divana, bu kırlentlere, bu tül perdeye ve en çok da bu zaman dilimine, bu öğleden sonraya özenle teğelliyor kendini.

akşam sefasının arsız kokusu parmaklarını çözüyor, göz kapaklarına iniyor, seslensen gözlerini açıverecek, aman ha açmasın, uykusu göğsünden söküyor kendini, kaburgalarının dikişi gevşedikçe, uykusunu uçuyor kalbi.

bu uyku güzel değil, çirkin değil, sıkıntı değil, bu uyku şimdi öğleden sonralardan bir.

.