archive for Kasım, 2008

linear eqns not fully converged

Pazartesi, Kasım 17th, 2008

ayakların geri geri gitmesi diye bir şey var, var. haftanın beş günü dokuzar saatten brüt kırk beş, sekizer saatten net kırk saat bu binanın içinde olma düşüncesi beni hasta ediyor. durumu demiyorum, sadece düşüncesi, çünkü durumun içindeyken düşünmeye mecalim kalmıyor. bu bu işlerin yürüyüş şekli, proje yönetiminden -projeyi geçtim, normal düz yönetim olsun- yoksun kişilerin “hadi bunu hemen şimdi yapıyoruz, sen mesaiye kal, yarın da diğerine bakıcaz” şeklinde ittirmelerle, kaktırmalarla nereye kadar! ya senin bir çizelgen yok mu, neden her şeyin yarına yetişmesi gerekiyor, neden bütün işlerin aynı anda bitmesi gerekiyor, neden bu işlerin bir planı, programı yok! en yukarıdaki adamından en aşağıdakine kadar neden bu böyle! ünlem to the power of ünlem! filler tepişirken çimenler eziliyor ulan, güzelim çimenler. bir de palazlandıkça palazlanan ısırgan otları, mantarlar, iğreti otları var, bi yanlarını kaşıya kaşıya yaptıkları işleri -o da yapıyorlarsa eğer- karşılığında aldıkları parayı vicdanlarına metabolizmalarının hangi aktivitesiyle yedirdiğini bilmediğim. topunun canı cehenneme! sonra da vay efendim neden çikolatanın hepsini öküz gibi yedim de bilmem ne, yerim tabi, sinirliyim, sinirli bi çiko! hadi araba gelsin, eve gitçem ben.

.

holly smokes aka
dumanlı dumanlı oy bizim eller

Çarşamba, Kasım 12th, 2008

ankara il sınırları içerisindesin, burger king’de yemek yiyorsun, centilmenlik vasfını -centilmenlik bir vasıf mıdır araştır- bünyesinde bulundurabileceğini düşündüğün şahıs önünden yürüyor, kapıyı iterek açıyor ve muhtemelen senin de arkandan geliyor olduğuna dikkat etmediği için -muhtemelen’den sonrası iyimserlik tuzağı- kapıyı öylece bırakıyor, bir öne bir geriye salınımlanan kapı suratına kapanmış gibi hissediyorsun, içten içe sinir olup hiçbir şey -tabi ki de- söylemiyorsun. libya’dan bir ünlem hislerine tercüman oluyor: puf!

batman il sınırları içerisindesin, kamp’ta yemek yiyorsun, bayan olduğunun fark edilmesi veya sana kibarlık yapılıp yapılmaması umrunda değil, daha doğrusu hiçbir beklentin yok çünkü burada tokalaşmak için uzattığın elinin havada kaldığı çok oldu, bu sebeple herşeyi ilk karşıdan bekliyorsun.. ve hop, masadaki tek bayan olman sebebiyle onca insanın içinde türk kahvesi ilk sana servis ediliyor, gözlerin yaşarası oluyor, tarifsiz hisleri pistonla öteliyorsun.

* * *

bi de buraya gelmeden önce “daha botlarımı temizlemem lazım, kesin çamurlu bırakmışımdır” diye düşünüyordum, hatta valizin içine on kat poşet içinde botları tıkarken özlem’e acıklı acıklı bakıp “sence şimdi mi temizliyim, orda mı temizlerim?” diye sordum, özlem de tam da bana söylemesini istediğim gibi “aman boşver, orda temizlersin” demişti. ne temizlemesi be, ne temizlemesi kadın! sahaya adım atınca o botlar gözüme öyle bir bal dök yala göründü ki, temizlemeyi düşündüğüm için kendimden utandım, utancımdan gidip tozun, toprağın, çamurun içinde moon walk yaptım, tap dance ettim.

jel tankının üstünde tentesi var, tenteyi mor kurdelelerle bağlamışlar demirlere, onları görüp de içinden içinden “ay mor kurdele, ay ne güzel, bi güzellik bence bu.. hmr hımr..” diye düşünen kaç insan vardır. ben sayınca sadece “bir” çıktı.

jel tankının üstünde -evet jel tankının üstünde bayağı uzun bir zaman durdum- çay içip seviye ve ‘kaç torba polimer boşaltılıyor’ kontrolü yapıyoruz, su pompası ve mikserlerin gürültüsünden herkes birbirini zor duyuyor, sertuğ beye bakıyorum, bir işçinin kulağına doğru “mehlika!” diye bağırıyor, bana nasıl hitap edeceğini bilemediği için adımı sormuş anlaşılan ama bana değil de sertuğ beye sormuş işte, anlamadığını belirten bi kafa işareti yapıyor, orada gürültü olmasa bile anlayamaması doğal, sertuğ bey ikinci kez bağırıyor: “mehlika! mehlika!” işte o an işçinin ağzından o mucizevi ses benzetmesi, gerçekten de bir soru vurgulamasıyla dökülüyor: “nehlika?” ben hemen kafamdan apostrofluyorum: n’ehlika!!!??

şaban usta gene burda, bıyıklarıyla birlikte, adamın akıllı bi adam olduğunu böyle on metre öteden hissediyorum, güven veriyor, işçileri toparlıyor, verilen işi zamanında ve temiz yapıyor vs. “boru hattının manifold bağlantıları yapılsın ustam” denildiğinde “tamam şefim” diyip, barakanın önündeki işçilere doğru sesleniyor: “kızlaaar!” ahahahaha, kızlar, ahhagsfdsadsadjgajh.

“seni üretime alalım şaban usta” dediler, “beni vermezler şefim” dedi, “o zaman nusaybin’e gelicek misin?” dediler, “ben her yere gelirim, ben liberoyum şefim” dedi. joker’i andım, bi kez daha gülümsedim, because: why so serious.

* * * 

hani vardır ya böyle, şeye gittim, şuy yedim, harikuladeydi filan, işte batman’a yolunuz düşerse “momento”da parizyen bonfile yiyin veya provensal tavuk, bu isimler ne diye sormayın, momento, fast food değil, “best food”, valla böyle yazıyor ve ciddiyim.

* * *

neden bu otel odalarında televizyonu kapatıp yatağa yattığım an, televizyon karıncalı bir görüntü eşliğinde kendiliğinden açılacak da içinden samara çıkacakmış gibi geliyor bana. yatçam.

.

field units

Perşembe, Kasım 6th, 2008

yıllarca bilmeden etmeden söyledik bu türküyü, kah omuzları öne eğdik, kah kolları yana açıp parmak şıklattık, “tiridine bandım” isimli türkümüzden bahsediyorum, türküler, türkülerimiz… -kendime şu italikleri kullanabilme ortamı da yarattım ya, beni ben bile dutaman gayrı- tiridine, tiridine, tiridine bandık da, nedir bu tirit biliyor musunuz şambaba tatlılarım, zeki müren göbeklerim, şöbiyetlerim, ben bilmiyordum ve gene tahmin edeceğiniz üzre bir ışınım yaşadım. yakalayın yeşil ışını-> tirit: yemeğin suyu. (tdk)

* * *

hani taşıyamayacak gibi olunca, hani “altta kalanın canı çıksın” oynarken eklem yeri gibi sakat bi yere ağırlık biner de üsttekiler tepinirken ne ses çıkarabilirsin, ne dur diyebilirsin, ne kurtulabilirsin, öylece geçsin diye beklersin, hah, işte ben çoğu zaman beklediğimi hissediyorum. belki de o kadar acımadı da sırf poz olsun diye? pekâlâ mümkün.

* * *

iş ve çevre güvenliğine gittim, tulum aldım, iyi ki small, neresi small, bildiğin böyle kocaman. geçen sene battal boy çöp poşetine sarmış olduğum çelik botları da o yüksek dolaptan çıkarma vakti geldi, kesin çamurlu çamurlu bırakmışımdır, onları temizliycem bi de. gene batman yolları göründü, bana yine jel, bana yine cross linker var, zira petrol ürettiğimiz zonlar fevkalade çatlaklı, faşır fuşur su üretiyoruz, günde on varil üretsek kâr, sizin için yapıyoruz bak yeminle, orda burda “tabi amarika ürettirmiyor” derseniz kalbimi kırarsınız, öyle diyen pislerin ağızlarına çelik botlarım girsin. hayır sertuğ tutturdu avcı yeleğini de al diye, ya etme, soğuktan popom kesilse giyemem ki ben onu, keçi kokuyor resmen, içi kıllı yünlü, bi kokladım ki, ıiyh, istemem dedim. ama aklıma şey geldi, yeleğin adı “avcı yeleği” ya, hemen hayalimde kendimi kadir inanır’a bürüdüm, giymişim böyle yeleği, elimde tüfek felan, ağzımda redkit otu, dağda geziyorum ama gözler kısık bildin mi, avcı gözü böyle, sürekli ateş etçekmişim gibi, sonra ayağım taşa takılmış, düşmüşüm, ama avcı yeleğim var, yere düşmüşüm ne ki, keçi kokulu yelek üstümde mis gibi, yoğun kokulu garizma, oh.

* * *

akşamları yatmadan önce, bir de sabahları uyanınca yüzüme uyguladığım işlemler ritüelim esnasında garip şeyler oluyor. aslında çok da komplike olmayan jel, tonik, nemlendirici üçlemesi. saçlar kâküllü olunca bu sürülen şeyleri saçlara bulaştırmamak daha bir zor hal alıyor, sırf bunu önlemek için kullandığım bir saç bandım var. yüz temizleme saç bandısı, bandısı, tiheh.. söz temsil sabah uyanıyorum, bandı kafaya geçirip gidiyorum tuvalete, aynaya bakınca içime bi enerji doluyor, omuzlarımda hafifi bir salınım başlaması derken sakinleştiriyorum kendimi, jel hemen oracıkta duruyor, yüzümü yıkıyorum, jeli parmak uçlarıma döküyorum, ama aynaya tekrar bakınca, oh no, içimden bir şarkı söylemek geliyor ki kendimi durduramıyorum, durdurmuyorum, adeta kaptırıp koyuveriyorum: gitsem gidemem, kalsam kalamam, sevsem sevemem şaştım bu işeee, hayır mı şer mi bilmem ama, ateşteyim ben ateeeeşte! işte o saç bandıyla ben her sabah çelik olarak uyanmak ne kelime, doğuyorum! kollarım havada dalgalanıyor, saç bantlı, çemçük ağızlı çelik ruhu bende vücut buluyor. gönlüm şimdi yeni bir kızda, kurban olmalı mı yeni aşka, dum ka ka, dum ka ka!

* * *

özlem eve gelip de sahada giyeceğim tulum, mont vs’leri gördüğünde:
- yaaaa, bana niye almadın sanki?
- ??!

* * *

iş ve çevre güvenliğinden bir de gözlük aldım, ama kelimelerle tarif etmem imkansız, adeta bir uzay yolu, adeta bir agent smith, adeta bir robokop, üçü birleşmiş ve bizim iş güvenliği gözlüklerini oluşturmuşlar. eve gelir gelmez özlem’in gözlerini kapattırıp gözlükleri taktım, sevinçten ne yapacağını şaşırdı ve hemen yanında (kapalı vaziyette) bulunan bilgisayarının başına geçip klavye tuşlarına anlamsız bir şekilde basmaya başladı, ben ne yaptığını anlamaya çalışırken “kalkışa hazırız!” diyip, sandalyesini geriye yatırmıştı bile.

* * *

iş ve çevre güvenliği de mağaza adı gibi. sümerbankmışçasına, memurlara hitap eden sevimli bir tat var söylenişinde.

.