archive for the 'ağır tahribat, tahrifat ve silah zoru hikayeleri' Category

dünyadaki son petal

Çarşamba, Şubat 27th, 2008

papatya havuzuna gitmeye karar verdiler ama bunu kız erkeğin gömlek düğmesini diktikten sonra yaptılar. zira erkek hep gömlek giymek zorundaydı, yoksa yaşayamazdı, ölüverirdi - şeytan kulağına minera tozu! [literatürde pek az geçen bu hastalığın adı göynek hastalığıdır, 21. yy’ın başlarında bazı erkeklerin tüşört giymeyi reddetmesiyle başlayan bu salgın hızla yayıldı ve bir hastalık olduğuna karar verildi, kızlar da hastası zaten. bu akım göbekli erkeklerin çok işine geldi doğrusu. literatürdeki bilgi bu kadar.] kız poposunu yanına alıp almamakta tereddüt etti, “bugün popomu giysem mi ki?” diye sordu erkeğe. erkek “mini’ciğim tabi ki de giy” dedikten sonra gömlek düğmeleri yüzlerini buruşturdular. kız kendisine mini ve minicik denmesinden memnun kaldığı için poposunu yanına aldı ve çantasına attı. aceleyle evden çıktılar, tabi acele işe santa claus karıştığı için erkek kulaklarını yanına almayı unuttu. neyse ki kız yanında hep bir telepati reaktörü taşıyordu, reaktör bir güneş gözlüğü şeklinde olduğundan erkek buna biraz sevinmişti bile. kâh burdan, kâh şurdan telepatileyerek papatya havuzuna geldiler. tam kendilerine uygun birer çimli şezlong arayacaklardı ki rüya irkilmesi süresine karşılık gelen bir zaman dilimi içinde çevrelerini saran dehşeti fark ettiler. tüm insanlar papatya havuzunda yüzmek yerine papatyaların orasını burasını yoluyor, arada da zikreder gibi hastalıklı salınımlar eşliğinde seviyor.. sevmiyor.. seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyorlardı, sayıklıyorlardı, bağırıyorlardı, ağlıyorlardı, sürünüyorlardı, tepiniyorlardı, salyalarını, hormonlarını etrafa saçıyorlardı, kıza göre aralarında orgazm olanları bile vardı. erkek kızın bu durum karşısındaki katatonik duruşunu telepatip, boynundan tutup, göğsüne bastırdı, sesleri duymasın diye kulaklarını çıkardı kızın. bu sırada kızın bir başka tıpatıp aynısı [çapraz benlik] papatya havuzuna ayaklarını sarkıtmış dudaklarını kıpırdatıyordu. aynı en korku verici rüyaları gibi, uzaktan kendisini izlediği o anlar gibi. [rüyada geçirdiğimiz vakitlere “an” diyebilir miyiz.] kız, erkeğin omzundan [bu omuz bir kale suru gibiydi] yükseltti kafasını, tıpatıp aynısının dudaklarını okumaya çalıştı ürperti içinde, dikkatlice baktı.. yavaş çekim baktı, uzun uzun baktı.. kendinin tıpatıp aynısı son yaprağı koparacakken baktı, tıpatıp aynısı gözlerini ona dikti, aralarındaki en kısa mesafe [doğru] çapında yer yüzünü tarayan dairede 180 derecelik bir açı yaptı gözlerinin kadrajı [atlı karıncada bir yarım tur atarmış gibi, ama kendinden uzaklaştığı hızda kendine yaklaşırmış gibi], şimdi hem o omzun [surun] arkasındaydı ve hem karşıdan bakıyordu ve dudakları kıpırdarken sesini duyamıyor ama ne diyeceğini çok iyi biliyordu. sağ eli son yaprağı kopardığında çığlık atarak fısıldadı: (…)

.

beyin kasisi

Pazartesi, Ocak 7th, 2008

geçen gün afşın’la diş fırçalıyordum. diş fırçalarken ikide bir saatime baktığımı fark edince “sen de mi ‘tam iki dakika’cılardansın?” diye sordu. önce bunu inkar etmek istedim, “oh, yoo, hayır, bunu da nereden çıkardın?” diye haykırmak istedimse de nafile, bunu yapamayacağımı anladım. başımı mahzunca önüme eğip “evet..” derken diş macunu köpüğüm usulca çeneme doğru akıyordu.

sonra birdenbire, sanki bir müzikalin tam ortasındaymışızcasına “sabah öğlen akşam her yemekten sonra, yukarı aşağı, aşağı yukarı, tam iki dakika!” diyerek histerik bir neşe içinde şarkı söyledik. bu beyin yıkayıcı kısa filmden bu denli etkilenmiş olmamız sanki gizli bir utanç kaynağıydı. üstünden geçen yıllar arttıkça bu utanç daha da ağırlaşıyordu sanki. şarkı söylerken bu utancı gizlemek istercesine yüksek sesle bağırmıştık âdeta. aslında sadece bir iki saniye süren ama ikimize de oldukça uzun gelen ezici bir sessizlik yaşadık. hiçbir şey olmamışcasına diş fırçalamamıza geri döndük. ben musluk sırası beklememek için iki dakikadan biraz daha kısa süre fırçaladım dişlerimi. aynadan bana hin hin baktığını hissetsem de oralı olmadım. harika bir planım vardı.

diş fırçalamasını bitirdi ve içeri gitti. bense müthiş planımı uygulamaya başladım. sifonu çekip, mutfağa yanına gittim. “hey kanka içeride sabun bitmiş, ama neyse ki önemli değil, ben nasıl olsa ellerimi yıkamıyorum.” dedim. resmen hiçbir şeyi umursamayan bir serseri tadındaydım. kendimi içten içe tebrik ederken burnuma keskin bir gaz kokusu geldi. gözlerimi kapatıp, düşündüğüm şeyi yapmamış olması için dua ettim. “hay aksi şeytan, ocağı açık unutmuşum ve ne yapacağımı bilmiyorum!” dedi. gözüm hemen arkasında duran çalı süpürgesine ilişti. bu numarayı yememeliydim ve korkusuz bir serseri gibicesine blöf yaptım. “hmm demek açık unuttun, dur bir çakmak yakayım gaz var mı yok mu anlayalım.” dediğim an ağır çekim üstüme atıldı. “duuuuuurrr yaaapmaaaaa!” çakmak elimden fırlamıştı, ikimiz de yerdeydik. “yalan söyledim, ben ne yapılacağını biliyorum.” dedi. balkon kapısını ve pencereyi açtı. çalı süpürgesini eline alıp yeri usulca balkon kapısına doğru süpürürken bu sefer ikimiz de ağlıyorduk.

herhangi bir gaz kaçağı durumunda, kapı ve pencereler açılarak havalandırma yapılmalıdır. havadan ağır olan gazın açık havaya atılması için süpürge ile yere yakın bir şekilde süpürme hareketi yapılmalıdır.

.

3. şahsın ellerinden tutmak

Çarşamba, Mayıs 16th, 2007

topuklu ayakkabılarla yürürken ve bisiklete binerken yüzünde aynı ifade oluyor senin. “o anlarda gizliden fotoğrafını çekmek istiyorum. ben senin gözlerine bakıyorum, yani yandan, böyle biraz daha senden geride durup. otobüste en arkaya oturmak gibi.” en başta çok mutlusun. rüzgarın saçlarının arasından akıp gittiğini her saç telinde hissediyorsun. zincir sesini topuk sesine benzetiyorsun, biliyorum. bisiklete binerken çocukluğuna dönüyor, topuklu ayakkabılarla yürürken büyüdüğünü hissediyorsun.

günün sonunda yüzün değişti. günün sonunda pedallar ağırlaştı, yedi yaşındaki ruhun şimdiki bedenini taşıyamıyor. günün sonunda o ayakkabılarla o kadar büyüdün ki şimdi seksen yaşındasın. yoruldun. buraya bir kontra pedal. dur!

yedi yaşını “annen eve çağırıyo” diyip eve gönder, seksen yaşına bi taksi tut. geriye kalan kendini al bana gel. niye duygulandın, n’oldu şimdi anlamadım ki ben.

not: pişkin yazar üçüncü şahsın yerine geçmiş ve kendini ona anlattıracakken birdenbire üçüncü şahsın ellerinden tutmuş ve şöyle demiştir: “kimseye değil, bana anlat. beni görmezden gelemezsin!” haşa! seni kim görmezden gelebilir sevgili ego. üçüncü şahısla da senli benli oldun ya, ölsem de gam yemem artık.

.

assignment#3

Pazar, Mayıs 6th, 2007

soru: eğer dünya adlı bir gezegende, güneşli bir haftasonu geçiriyor olsaydınız, neler yapardınız, hayalinizi bir matrisle ifade ediniz. (25 puan) başarılar!

*dünya’nın güneş etrafındaki yörüngesinde bir tur yapması 1 yıl, 365 gün 6 saat sürmektedir. hafta 7 günlük bir zaman dilimini, haftasonu 7 günlük zaman dilimine ait -genellikle tatil yapılan- son iki günü ifade etmektedir.

açıklama: dünyalıların haftanın 7 gününün 2’sini tatille geçirdiğini göz önünde bulundurarak, kaygısız ve keyiflerine düşkün yaratıklar olduğunu varsaydım. bizim gezegenimizde içtiğimiz tamamen bitkisel ve vitaminlerle desteklenmiş ruşvaş çayının aksine, vücuda zararlı ya da yararlı olduğu hâlâ tam olarak kanıtlanmamış, koyu renkli, kahve adını verdikleri bir içeceği içtiklerini hayal ettim. bu yaratıklar muhtemelen saçma sapan çoğu şeyi yapmaktan tarif edilmez bir mutluluk duyacaklardı. örneğin, yeri gereksizce kaplayan yeşil renkli bir bitki örtüsü olan, çimlerde oturmak gibi. kendilerini biyolojik olarak meydana getiren kişilerle saçma bir bağları -buna duygusal bağ diyeceklerine eminim- olacak, aile, arkadaşlık adını verdikleri karmaşık ilişkileri benimseyecekler, bu kişilerle sırf yanyana olmaktan ilkel bir zevk duyacaklardı. hocam, bu ütopik cevabımı aşağıdaki tırnak içi sözlerle okursanız, kendimi daha iyi ifade etmiş olacağımı düşünüyorum. umarım ingilizce biliyorsunuzdur da ordan artist gibi görünmüyorumdur sevgili hocam. saygılar.

… we have to know perfectly well that the whole thing is nonsense, and then, while reading, believe every word of it, we may find that we’re a bit different from what we were before we read it, that we have been changed a little, as if by having met a new face, crossed a street we never crossed before. but it’s very hard to say just what we learned, how we were changed.

the artist deals with what cannot be said in words.

… the truth is a matter of the imagination.

Ursula K. Le Guin

not: sınav boyunca D-503 benden kopya çekti. bunu size söylemem gerektiğini düşündüm.

.

sır

Cuma, Mart 30th, 2007

bir yıl içinde bu derece değiştiğine inanamıyordum. silik, tepkisiz ve aşırı mülayim olarak tanıdığım sermet‘te son bir senede değişmeyen tek şey pembe payetli kemeriydi. her şey kendisine bir blog almasıyla başladı ve sermet’in bir blog olmasıyla sona erdi diyebilirim. evet, sermet resmen blog oldu! bazen bana güldüğü zamanlar yüzünde “;))))9″ “:.(” gibi ifadeler görüyordum. hatta gözleri de aynı o gülen yüzdeki gibi küçülmüş, iki nokta olmuş, burnu da yüksek kontrast verilmiş bir fotoğraf gibi nerdeyse kaybolmuştu. profil resimlerini küçültürken, bu renk ayarlarını keşfetmişti: “bakh baakh, fotoğrafa veryom kontrastı sindi bebek gibin burnum oluyo ıhıhıhhıhı, kızlar bana bayılcak!” geçen sene ağzından “kız” lafı duymadığım sermet şimdi msn’den onlarca kızla chatleşiyor, günlük aşklar yaşıyordu. msn isminin yanında da zaten hep “carpe diem” yazıyordu.

tüm bunları geçelim, sermet’in neredeyse hiçkimse tarafından doğru düzgün okunmadığını düşündüğüm bloguna bağlılığı bende şüphe uyandırıyordu. statcounter’ı bile öğrenmişti, her gün istatistiklerini kontrol ediyordu. bu rutin kontrol edişlerden birkaçında tesadüfen ben de yanındaydım. sermet ülke bazında ziyaretçi dağılımlarına bakarken, rusya’dan kendisini okuyan bir kişi gördüğü zaman, gözleri bir farklı parlıyordu. bu onda öyle bir heyecana sebep oluyordu ki, rusya’dan her gün sayfasına tıklayan bu tek kişi için blog yazdığını düşünüyordum. sebebini ise bilmiyordum, merak ediyordum. en başta aklıma rusya’dan bi kızla chat yapıyor olabileceği geldi. böyle bir şey olsa bana anlatmadan duramayacağını bildiğim için bu ihtimali kolayca eledim. ona ne için blog yazdığını sorduğum zaman, ya sorumu anlamadığı için, ya da beni atlatmak istediği için saçma sapan cevaplar veriyordu.

post yazmaya niyetlendiği bir akşam, her zamanki gibi kendisinden emin bir şekilde klavyenin başına oturdu ve yazmaya başladı. ona hayret ediyordum. sanki romanının 347. sayfasını yazan bir yazar gibi görünüyordu ve alt tarafı post yazıyordu. yanında şarap kadehi ve bilirsiniz işte, biraz sigara dumanı. ona göre bütün yazarlar inzivaya çekilerek yazardı. hah! küçük aptal. yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdim, onu izlediğimin farkında değildi. gene aptalca şeyler yazıyordu, virgüllerden sonra boşluk bırakmıyordu ve yazısı imla hatalarıyla doluydu. kendine göreyse muhteşem yazıyordu, muh-te-şem yazıyordu.

“sen ne için yazarsın?” dememle yerinden sıçradı. sağ baş parmağıyla damağını kaldırarak, “ayh! seni görmedm,n ezaman geldin?” dedi. “ne için yazarsın sen, yani seni yazmaya iten şey ne?” “ahıahaıah, ya ne için yazcam bilog işte, sende ne alem kıssın yaa ahahahaha” dedi. pembe payetli kemerden sonra sermet’te değişmeyen ikinci şey, kendiliğinden (yani ekstra bir şey yapmadan, sırf kendisi olarak) aşırı derecede sinir bozucu olabilmesiydi. gene de kendimi tuttum, beni tatmin edecek bir cevap alana kadar beklemeye karar verdim. “tamam işte, ne için blog yazıyorsun onu soruyorum?” dedim. “ya kızım git işine ya, kafamı buluyon benne, yazıyos işte bişiler.” daha fazla dayanamayacağımı anlayarak “iyi iyi, sen yazmana devam et” diyerek kafamı çevirdim. arkamı dönmeye yeltenmemle statcounter sayfasını açması bir oldu. rusya’dan kendisini okuyan var mı diye kontrol ettiğinden adım gibi emindim. tekrar ona döndüm ve “sermet, seninle bir yıldır iyi kötü bir arkadaşlığımız var. lütfen bir kere bana karşı açık ol ve bu rusya’dan her gün sayfana tıklayan okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu söyle..” dedim.

gözleri büyüdü, büyüdü ve gözlerime uzun uzun baktıktan sonra derin bir iç çekti. “bunu gerçekten merak ediyormusun?” dedi. “musun ayrı” dedim. “hııığ?” dedi, “bunu cidden merak ediyorum, bu okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu. samimiyetime inanabilirsin..” dedim. dokunaklı olsun diye de cümlemin sonuna iki nokta koydum. yanıma yaklaştı ve sanki yanımızda biri varmış da bizi duyabilirmiş gibi çekinerek, fısıltıyla cevap verdi:

“biliyo musun, dostoyevski de beni okuyo..”

.