archive for the 'ağır tahribat, tahrifat ve silah zoru hikayeleri' Category

assignment#3

Pazar, Mayıs 6th, 2007

soru: eğer dünya adlı bir gezegende, güneşli bir haftasonu geçiriyor olsaydınız, neler yapardınız, hayalinizi bir matrisle ifade ediniz. (25 puan) başarılar!

*dünya’nın güneş etrafındaki yörüngesinde bir tur yapması 1 yıl, 365 gün 6 saat sürmektedir. hafta 7 günlük bir zaman dilimini, haftasonu 7 günlük zaman dilimine ait -genellikle tatil yapılan- son iki günü ifade etmektedir.

açıklama: dünyalıların haftanın 7 gününün 2’sini tatille geçirdiğini göz önünde bulundurarak, kaygısız ve keyiflerine düşkün yaratıklar olduğunu varsaydım. bizim gezegenimizde içtiğimiz tamamen bitkisel ve vitaminlerle desteklenmiş ruşvaş çayının aksine, vücuda zararlı ya da yararlı olduğu hâlâ tam olarak kanıtlanmamış, koyu renkli, kahve adını verdikleri bir içeceği içtiklerini hayal ettim. bu yaratıklar muhtemelen saçma sapan çoğu şeyi yapmaktan tarif edilmez bir mutluluk duyacaklardı. örneğin, yeri gereksizce kaplayan yeşil renkli bir bitki örtüsü olan, çimlerde oturmak gibi. kendilerini biyolojik olarak meydana getiren kişilerle saçma bir bağları -buna duygusal bağ diyeceklerine eminim- olacak, aile, arkadaşlık adını verdikleri karmaşık ilişkileri benimseyecekler, bu kişilerle sırf yanyana olmaktan ilkel bir zevk duyacaklardı. hocam, bu ütopik cevabımı aşağıdaki tırnak içi sözlerle okursanız, kendimi daha iyi ifade etmiş olacağımı düşünüyorum. umarım ingilizce biliyorsunuzdur da ordan artist gibi görünmüyorumdur sevgili hocam. saygılar.

… we have to know perfectly well that the whole thing is nonsense, and then, while reading, believe every word of it, we may find that we’re a bit different from what we were before we read it, that we have been changed a little, as if by having met a new face, crossed a street we never crossed before. but it’s very hard to say just what we learned, how we were changed.

the artist deals with what cannot be said in words.

… the truth is a matter of the imagination.

Ursula K. Le Guin

not: sınav boyunca D-503 benden kopya çekti. bunu size söylemem gerektiğini düşündüm.

.

sır

Cuma, Mart 30th, 2007

bir yıl içinde bu derece değiştiğine inanamıyordum. silik, tepkisiz ve aşırı mülayim olarak tanıdığım sermet‘te son bir senede değişmeyen tek şey pembe payetli kemeriydi. her şey kendisine bir blog almasıyla başladı ve sermet’in bir blog olmasıyla sona erdi diyebilirim. evet, sermet resmen blog oldu! bazen bana güldüğü zamanlar yüzünde “;))))9″ “:.(” gibi ifadeler görüyordum. hatta gözleri de aynı o gülen yüzdeki gibi küçülmüş, iki nokta olmuş, burnu da yüksek kontrast verilmiş bir fotoğraf gibi nerdeyse kaybolmuştu. profil resimlerini küçültürken, bu renk ayarlarını keşfetmişti: “bakh baakh, fotoğrafa veryom kontrastı sindi bebek gibin burnum oluyo ıhıhıhhıhı, kızlar bana bayılcak!” geçen sene ağzından “kız” lafı duymadığım sermet şimdi msn’den onlarca kızla chatleşiyor, günlük aşklar yaşıyordu. msn isminin yanında da zaten hep “carpe diem” yazıyordu.

tüm bunları geçelim, sermet’in neredeyse hiçkimse tarafından doğru düzgün okunmadığını düşündüğüm bloguna bağlılığı bende şüphe uyandırıyordu. statcounter’ı bile öğrenmişti, her gün istatistiklerini kontrol ediyordu. bu rutin kontrol edişlerden birkaçında tesadüfen ben de yanındaydım. sermet ülke bazında ziyaretçi dağılımlarına bakarken, rusya’dan kendisini okuyan bir kişi gördüğü zaman, gözleri bir farklı parlıyordu. bu onda öyle bir heyecana sebep oluyordu ki, rusya’dan her gün sayfasına tıklayan bu tek kişi için blog yazdığını düşünüyordum. sebebini ise bilmiyordum, merak ediyordum. en başta aklıma rusya’dan bi kızla chat yapıyor olabileceği geldi. böyle bir şey olsa bana anlatmadan duramayacağını bildiğim için bu ihtimali kolayca eledim. ona ne için blog yazdığını sorduğum zaman, ya sorumu anlamadığı için, ya da beni atlatmak istediği için saçma sapan cevaplar veriyordu.

post yazmaya niyetlendiği bir akşam, her zamanki gibi kendisinden emin bir şekilde klavyenin başına oturdu ve yazmaya başladı. ona hayret ediyordum. sanki romanının 347. sayfasını yazan bir yazar gibi görünüyordu ve alt tarafı post yazıyordu. yanında şarap kadehi ve bilirsiniz işte, biraz sigara dumanı. ona göre bütün yazarlar inzivaya çekilerek yazardı. hah! küçük aptal. yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdim, onu izlediğimin farkında değildi. gene aptalca şeyler yazıyordu, virgüllerden sonra boşluk bırakmıyordu ve yazısı imla hatalarıyla doluydu. kendine göreyse muhteşem yazıyordu, muh-te-şem yazıyordu.

“sen ne için yazarsın?” dememle yerinden sıçradı. sağ baş parmağıyla damağını kaldırarak, “ayh! seni görmedm,n ezaman geldin?” dedi. “ne için yazarsın sen, yani seni yazmaya iten şey ne?” “ahıahaıah, ya ne için yazcam bilog işte, sende ne alem kıssın yaa ahahahaha” dedi. pembe payetli kemerden sonra sermet’te değişmeyen ikinci şey, kendiliğinden (yani ekstra bir şey yapmadan, sırf kendisi olarak) aşırı derecede sinir bozucu olabilmesiydi. gene de kendimi tuttum, beni tatmin edecek bir cevap alana kadar beklemeye karar verdim. “tamam işte, ne için blog yazıyorsun onu soruyorum?” dedim. “ya kızım git işine ya, kafamı buluyon benne, yazıyos işte bişiler.” daha fazla dayanamayacağımı anlayarak “iyi iyi, sen yazmana devam et” diyerek kafamı çevirdim. arkamı dönmeye yeltenmemle statcounter sayfasını açması bir oldu. rusya’dan kendisini okuyan var mı diye kontrol ettiğinden adım gibi emindim. tekrar ona döndüm ve “sermet, seninle bir yıldır iyi kötü bir arkadaşlığımız var. lütfen bir kere bana karşı açık ol ve bu rusya’dan her gün sayfana tıklayan okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu söyle..” dedim.

gözleri büyüdü, büyüdü ve gözlerime uzun uzun baktıktan sonra derin bir iç çekti. “bunu gerçekten merak ediyormusun?” dedi. “musun ayrı” dedim. “hııığ?” dedi, “bunu cidden merak ediyorum, bu okuyucunun senin için neden bu kadar önemli olduğunu. samimiyetime inanabilirsin..” dedim. dokunaklı olsun diye de cümlemin sonuna iki nokta koydum. yanıma yaklaştı ve sanki yanımızda biri varmış da bizi duyabilirmiş gibi çekinerek, fısıltıyla cevap verdi:

“biliyo musun, dostoyevski de beni okuyo..”

.

can yakma kültürü I

Cumartesi, Şubat 24th, 2007

Silah yanlışlıkla patladı. Yanlışlıkla mı patladı? Hayır, inandırıcı değil. Ortada bir silah varsa, tetiğe basmak isteyen gönüllü birileri mutlaka vardır. Fakat olaya masumiyet katma çabamız bizi bu cümleye götürüyor; “Silah yanlışlıkla patladı.” Kadın saçlarını ıskalayan kurşunun geçisini hiddet dolu nefes alış-verişler eşliğinde izlerken, elini bıçağının gümüş kakmalı kabzasına çoktan götürmüştü bile. Tam buraya hızlı çekim, svisssss efektli bir bıçak fırlatma sahnesi! Erkeğin alnına düşen bir tutam siyah saçı beraberinde götüren bıçağın küstahlığı, erkeğin yüzüne acımak nedir bilmeyen bir gülümseme bıraktı. Şu asil surattaki dudak titremesine de bir bakın, kadın bundan hiç de etkilenmiş gibi görünmedi. Kafasını öne eğmiş, muhtemelen saçlarının ucundaki kırıkları filan kontrol ediyordu. Aptal kadın. Canı yandı, yanmamış gibi yaptı. Can yaktı, yakmamış gibi yaptı. Şaşırtıcı olmayacağı üzre, sonunda yönetmeni bile çıldırttı: “Tanrı aşkına biri şu kadını setten çıkarsıııııın!”

Tam buraya, yavaş çekim, dannnnnn efektli bir silah patlama sahnesi..
tache-comete.gif

.

volümetrik hesaplar

Salı, Şubat 20th, 2007

bugün turnikeden geçerken kart okuyucuya sıkı sıkı ördüğünüz saçlarınızı okutmayı öğreneceğiz. siyah bond çantalar. kahverengi bond çantalar. gri bond çantalar. buyrun zeytinli poğaçanız. asansör düğmeleri, 4. katlar, 11. katlar ve 18. katlar. günaydınlar, günaydınlar. buyrun duble çayınız. bugün excel tablolarından uçurtma, koridarda yankılanan yüksek ökçe seslerinden uçurtma kuyruğu yapmayı öğreneceğiz. saçınızı açın. bu olmadı, bu, bu ve bu da olmadı! ah, ne güzel olmadı. bugün bütün dataları revize etmemeyi öğreneceğiz. bugün bütün deterministik ve stokastik hesapları bakkala pirinç almaya göndereceğiz. bugün bütün bilgisayarları formatlayacağız, klavyeni kır, kalemini aç yavrum. bugün kümeleri değiştirip, sizi özelikle o hoşlandığınız çocuğun yanına oturtacağız, tırnak kontrolü filan yapacağız hatta. yerli malı günü düzenleyip, tüm binayı mandalina kokusuna boğacağız, genel müdürün elleriyle yaptığı keklerden yiyeceğiz. tüm bunları yaparken maliyet analizlerini hiç ama hiç düşünmeyeceğiz. banknotlardan çekirdek külahı yapıp, kumaş mendillerimizi dört bir yanından burmak suretiyle kafamıza geçireceğiz.

sonra… hep beraber oturup, blog yazacağız! hahaha, daire başkanı bilgisayar başına oturup bloguna çiçekler filan koyacak. “sevgili günlük, bu ay üretim % 81 oranında gerçekleşti, genel müdür bana çok bağırdı, kafama kül tablası fırlattı :.(” filan yazacak! çaycı mesela, şey diyecek “1103 numaralı odaya uyuz oluyorum, insan 15 dakikada bi çay ister mi yaaaö! fiş parasını da hep unutturuyo pis >: (” hahahaha! sonra müdürüm gelicek yanıma “remedyos son yazını okudum çok güzeldi, aferin” diycek, kafamı okşıycak ve kulağıma usulca “bi ara bana da link versene ; )” diycek! ahahahahahaa! oley! bütün büyü bozulacak! ilk paragrafta çocukluğumuza doğru gidiyoduk, ne güzeldi di mi, ayyy ne güzeldi yaaö, çok afedersin ama yanıldın! güzelmiş! yarın seni ilkokula göndersek zırlaya zırlaya geri dönersin, hastaymış numarası yaparsın. dışarıda hava çok güzelmiş, dersi dışarıda işleyebilir miymişiz? hayır çocuğum, otur bilog yaz! altıkeredokuz, ellaltı. yedikeredokuz, altmışüç. yerli malı güzeldi ama o ayrı. bak benim de canım kısır istedi şimdi. önne dön!

.

albino

Cumartesi, Ocak 13th, 2007

ışıkları kapat, ben albinoyum. ya tanrı ol ve dünyadaki her şeyi beyaza boya ya da ışıkları kapat bir an önce. beni çizmeye çalıştığın o resim kağıdı bırak beyaz kalsın, bembeyaz kalsın. düşünme beni, mutfak tezgahını silerken gözlerim doluyor. mut-fak! bu kireç izleri neden geçmiyor. ayakkabı iplerimi bağlama, düşersem sırf sen beni tut diye düşerim ben. düşeceğimi de kesin önceden haber veririm zaten. beni kimseye anlatma, içinde adım geçen cümleler kurma, kimse anlamayacak nasıl olsa. renkli kazaklar, allı pullu farlar, kırmızı rujlar alma bana, bir kahverengi atkıyla yüzümü örtebiliyorum. bereyle atkı arasında sadece gözlerim kalıyor, görüyorum. mecburen değil, görmek istediğim için görüyorum, sırf gördüklerimi sana getirmek için görüyorum. bulaşıkları bu akşam sen yıkasana, çok üşeniyorum. duygusuzum, ruhsuzum, sırf son cümleye ulaşmak için, yüzlerce trajikomik yalan serpiştiriyorum, eğlenebilelim diye. okuma beni, harflerim birbirine pamuk ipliğiyle bağlı, kelimelerim birdirbir oynuyor. okuma beni. ya tanrı ol ve dünyadaki her şeyi beyaza boya ya da ışıkları kapat, ben albinoyum.

.