archive for the 'ağır tahribat, tahrifat ve silah zoru hikayeleri' Category

london bridge is falling down, my fair lady!

Pazartesi, Ocak 1st, 2007

duvarda “odamda sigara içmeyin” yazılı seramik bi şey. hemen üstünde miki mouse’ın sevgilisi minnie var.

“odamda sigara içmeyin”, oldu meleğim, içmeyiz tabi, keşke sen de bu şeyi astıktan bi 10 yıl kadar sonra hala sigara içmiyor olsaydın. yarısı büyükbabam, yarısı annem, yarısı babamdan kalan ve diğerleri gazeteden kesilen kuponlar vasıtasıyla eve giren kitaplar. devrimler ansiklopedisi, spor ansiklopedisi, temel bilimler ansiklopedisi, birkaç agatha christie kitabı, sonra bu satırları yazarken gözümün iliştiği üstünde remzi kitabevi yazan bir kitap. elime aldım. Tek Adam - “Kahraman olan, kahraman kalabilendir. Yoksa tesadüfün yükselttiği adam, bir taraftan iç güdülerinin değersiz çatışmaları, diğer taraftan zamanın, insaf tanımayan çarkları içinde kendini, pek çabuk yer, bitirir. Mustafa Kemal bir kahramandı. Kahraman olarak kalmasını bildi…” iki gözüm önüme aksın bugün cumhuriyet bayramı filan olsa bu sözleri alıntılamazdım. bu takıntım şu an bayram veya yılbaşından bahsetmek istemememle ilişkilendirilebilir. reklamcılıkta kesin bir adı vardır bunun. yılbaşından ve bayramdan bahsedilmesi olağan bir zaman diliminde neden bunlardan bahsedip, vurgularımızın gümbürtüye gitmesine razı olalım patricia? pink blue green olmamayı seçip, pink blue green olmak dışarıdan bizi biraz “cool” gösteriyor. oysaki bizim düpedüz kendimizi ifade edememe problemimiz var. gene de alfabenin ilk 15 harfini sana versem ve son 14′ünü ben alsam, destan gibi bir yaban mersini kokusu masalı yazarız biz. hem de hiç kavga etmeden. bizim kavga edememe problemimiz var.

raflardaki kitaplar genelde ortaokul zamanlarıma denk geliyor. sonlarını okurken ağladığım kitaplar; lisede bilim ve biyoloji aşkıyla yanıp tutuşurken aldığım iki tübitak kitabı; michael ende’in bir çocuk kitabı sanılabilecek “momo” adlı kitabı; en azından elime mutlaka bir kez aldığım ama okumadığım kitaplar; okurken sıkıldığım kitaplar; genelde doğum günlerimde alınan küçük biblolar, truffy kartları, gene truffy’den “üstün dağınıklık beratı”, “odamın kuralları”, kel truffy adamları; atatürk resimleri; eski kasetler; leman’dan kesip yapıştırdığım karikatürler; marlon’un büyütülmüş bir çıktısı; ütü -anne bunu buraya ne zaman koydun?- masası; dolabın içinde bana küçük gelen veya artık giymediğim kıyafetler; annemin benden yaşlı olduğunu bildiğim tuvalet masasının bordo pufu; sözlükLER, İNGİLİZCE-TÜRKÇE, TÜRKÇE-ALMANCA, FRANSIZCA-TÜRKÇE SÖZLÜKLER; ABİM ÜNİVERSİTEYE GİTTİKTEN SONRA ÜST KATININ KESİLİP ALTTAKİ YATAĞIN ALTINA MONTE EDİLDİĞİ -ARTIK RANZA OLMAYAN- RANZA; RANZANIN ÜSTÜNDEKİ ÇIKARTMALAR; ABİMİN LİSEDEYKEN YAPIŞTIRDIĞI ÇIKARTMALAR; BENİM İLKOKULDAYKEN YAPIŞTIRDIĞIM ÇIKARTMALAR; BLUE JEAN ÇIKARTMALARI; NEREDEN GELDİĞİNİ BİLMEDİĞİM ÇIKARTMALAR; ESKİ DERGİLER; ESKİ LEMANLAR; ESKİ L-MANYAKLAR; YATMADAN ÖNCE OKUMAZSAM UYKUMUN GELMEDİĞİ REDKİT’LER; RUTUBET KOKULU, SARARMIŞ YAPRAKLI, ÜSTÜNDE GENCECİK ECEVİTLERİ DEMİRELLERİ GÖRDÜĞÜMDE BANA HİÇBİR ŞEY İFADE ETMEMİŞ OLAN VE SONRADAN BEYNİMİ FLASH’IP BACK’TİREN GIRGIRLAR; ESKİ HOPARLÖRLER; ESKİ ÇANTALAR; İKİ SANDALYE; BİR ÜTÜ; PERGELLER; GÖNYELER; İLETKİLER; ODAMDA SİGARA İÇMEYİN’LER, ODAMDA SİGARA İÇMEYİN’LER, ODAMDA SİGARA İÇMEYİN’LER!!!

hangi odandan bahsediyorsun meleğim? üstüne bal sürülmüş bir dilim kızarmış ekmeği yiyip okul servisine yetişmeye çalışırken atkı-bere takmak için uğraşmadığın; yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı iklimleri terk ettiğinde sen on beş yaşındaydın. artık sana düşen, bayram tebriklerinde altı çizili, bold ve de italik “hayırlı nasip” dileyen büyüklerine “amin” demektir. şimdi odanda bi sigara iç. öptüm.

.

optimum verimlilik ve zarafet yasası

Salı, Aralık 19th, 2006

sevgili jürgen,

evrenin optimum verimlilikle kullanılması gerektiğine dair düşüncelerim var. bugün sevgili dostum mehmet’le buluşmak üzere gittiğim mekanda, iki koltuklu bir masanın boş olduğunu gördüm ve tereddüt etmeden oturdum. o koltukları boş bulmak biraz zor oluyor çünkü sandalyeli masaların sayısı daha fazla ve koltuklar gerçekten çok rahat. mehmet yaklaşık olarak 10 dakika kadar geç kaldı ve ben 10 dakika kadar erken geldim.

bu süre zarfında yavaş yavaş çevremdeki diğer masalar da dolmaya başladı. gelen iki-üç kişilik grupların sandalyelere oturmak zorunda kalması ve benim iki güzel koltuklu masada tek başıma oturuyormuş gibi görünmem beni bir süre rahatsız etti. kendimi haklı çıkarmaktan memnun bir iç ses sayesinde mehmet’in az sonra geleceğini hatırladım. o masada iki kişi oturacak olmamız bana koltuklu masaya oturma lüksünü veriyordu.

peki ya herkes böyle mi düşünüyordu? eminim tek başına bile olsa o koca koltuklu masaya oturacak olan pek çok insan vardı. bense tek başıma olsam muhtemelen sandalyelere yönelirdim. kimileri bunu eziklik olarak adlandırmaktan çekinmese de, ben bunu evrenin optimum verimlilikle kullanılması adına yapıyor olurdum.

kibar olmak lazım geliyor jürgen. zarif olmak lazım geliyor. ben ki, birisine haddini bildirmek istiyorken bile, o kişiye reddemeyeceği bir methiye düzermişcesine sövmek istiyorum. sövmek küfür etmek değil elbette, hicvin güzelliği inceliğinde yatıyor. bir odun parçasına çiçekler açtırıp, aynı odunu ağaçtan geldiğine pişman edebilirim lakin insan bazen oduna bile benzemiyor.

her zaman senin,
claire

.

distortion of that famous 15 minutes

Cuma, Aralık 8th, 2006

“one day, everyone’s gonna be LATE for fifteen minutes.”

remdy warhol

.

l’etranger

Salı, Aralık 5th, 2006

şimdi hepiniz, hiç kesişmeyen zaman dilimlerinde birbirinize teker teker yabancılaşıp, birbirinizi seviyormuş gibi yapın. ulu orta herkese laf sokmaya hevesli sizler, hiç bozmayın, hiç bozmayın, harikasınız! bayım, biraz daha sağa tökezleyin. yavrum, sen blog yazıyosun, ooov neler yazıyosun! herkese dersini verdin, dünyayı kurtardın, biraz da megalomansın, çok eğlendin, senden zekisi yok! muhteşem! o bakışı sakın kaçırma, tut o bakışı! hanımefendi yerde biraz daha sürünelim ama bozuyosunuz. hah! şimdi oldu. kimse bozmasııın! çekiyoruum, çeek-tim!

.

a poem by miss understood

Pazartesi, Kasım 27th, 2006

theres.gifmerhaba!

öncelikle bizimle çalışmayı seçtiğiniz için kurumumuz adına size teşekkür ederim. kapıdan geçerken x-ray cihazımız üstünüzde bol miktarda bağlaç ve kurgu elemanları tespit etti. açıkçası bu çoğu müşterimizde karşılaştığımız bir durum. hayır, hayır, panik yapmayın lütfen! cebinizdekileri şu dolaba yerleştirmeniz yeterli. nasıl olsa çıkışta hiç birini istemeyecek, “ihtiyacı olanlara bağışlayın lütfen” gibi şeyler söyleyeceksiniz. şimdi size inanılması güç gibi geliyor, gülüyorsunuz fakat sizin için planladığımız özel süreç tamamlandığında kendinize siz bile inanamayacaksınız.

no.gif son kelimelerinizi de bu dolaba kilitlediğinize göre, artık bizim tabirimizle “çıplak”sınız. yani kendinizi hazır hissettiğiniz an işlemlere başlayabiliriz. sizi biraz rahatlatmak için problemlerinizi kısaca özetleyebilirim.

siz hanımefendi, siz kelimelerinize olan inancınızı kaybetmişsiniz. kendinizi ifade edemediğinizi düşünüyorsunuz ve bunu yaparken bile -affınıza sığınarak söylüyorum- o aptal pembe filtreli gözlüklerinizi çıkamıyorsunuz. siz sadece “olmak” ve olduğunuz an oracıkta “anlaşılmak” istiyorsunuz. yazılarınızda kendiniz olmaya öyle odaklanmışsınız ki “ne yazsam da benim yazdığım ilk kelimeden anlaşılsa” diye düşünmeden edemiyorsunuz. sevmediğiniz birisi sizin sevdiğiniz şeyleri sevecek, kullandığınız bir kelimeyi bir başkası da kullanacak, hatta sizden önce belki de kullanmıştır diye aklınız gidiyor. araya ingilizce kelimeler serpiştirme huyunuz ise hep bunlardan kaynaklanıyor, you know. her şeyi ilk siz yapın istiyorsunuz ve sizin yapacağınız şey daha önceden yapılmış bir şeyse sıradan olduğunuzu düşünüp kendinizi zehirliyorsunuz. bunca şeyi düşünürken nasıl gerçek kendiniz olabilirsiniz ki hanımefendi? lütfen kendinize haksızlık etmeyiniz. ikimiz de biliyoruz ki siz kendinizi bir şey sanmaktan bir şey olmaya vakit bulamıyorsunuz. oysa ki siz çoksunuz hanımefendi. derecenin ucundaki kırılan civa gibisiniz. dört bir yana saçılıyorsunuz ve hiç bir şey olmamış gibi şarkı filan söyleyerek, oradan oraya öteleyerek kendinizden tek bir parça oluşturmaya çalışıyorsunuz yeniden. e o derecenin ucunu neden kırıyorsunuz ki hanımefendi? other.gifher şeyin bir derecesi var! ne olmuş yani onlar da sizin sevdiğiniz şarkıları, filmleri, roman kahramanlarını ve burada saymadığım bir çok şeyi seviyorsa.

bunları sizi üzmek için saymadım, biz size yardımcı olmak için buradayız. tüm saplantılarınızı silip, size orjinal bir siz vereceğiz. yepyeni hikaye algoritmalarınız olacak ve onları dünyada bir başkasının da yazıyor olması ihtimali you.gifaklınızdan bile geçmeyecek. rahatlayın hanımefendi. rahatlayın. parmak iziniz şahidim olsun ki; hiç kimse herhangi bir şeyi bir başkasının sevdiği gibi sevemez; hiç kimse bir başkası gibi olamaz; hiç kimse bir başkası gibi kurgulayıp, bir başkası gibi yazamaz.

.