archive for the 'enteLLektüel diyenleri o fazladan L'yle sopalayan adam' Category

berserk

Pazartesi, Nisan 14th, 2008

gözlerim göz yuvalarında hareket ederken ağrıdığı için izin alıp eve geldim. buraya kadar her şey normal. izlemek için bilgisayar yanında beklettiğim iki filmi -tabi ki gözlerimi hareket ettirmeden- üst üste izlemek için bulunmaz fırsat, bu da normal. peki ya iki filmin de bitiş cümlerinin mot à mot aynı olması, what the f*ck is goin on here s’il vout plait diyesim geldi. ama aslında çok da sevindim, çünkü bu iki filmi arka arkaya izleyince romantizme olan bezelye büyüklüğündeki inancım astronomik ölçülerde zedelendi.

film #1: | film #2:
- baby, you are gonna miss that plane. | - but you know you’re gonna miss your flight?
- i know. | - i know.

elime kamerayı alıp sokağa çıksam, yanından geçtiğim her çifte bu iki cümleyi söylettirsem, böyle duygusuz duygusuz, kağıttan şiir okur gibi donuk donuk söyleseler bu iki cümleyi, arka arkaya tekrarlanan kelimeler gibi -bu iki cümleye yüklediklerim dahil- tüm anlamlar kaybolsa, düşündüklerimin kırılma indisi, kafamın içinde ve ağzımın dışında aynı olsa, tam o an netleşsem, dış mihrak olduğum anlaşılınca kurşuna dizilsem ama tam vurulurken bile viva la bilmem ne filan desem.

[on sekiz mart 2008, evdeyken]

* * *

“günümüz filmleri yalnızca bir hayal dünyası sunuyorlar ve insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan yoksunlar. bu ülkede, insanlar duygusal olarak yirmi bir yaşında ölüyorlar. belki de daha erken… bir sanatçı olarak benim sorumluluğum, onların ayakta kalmalarını, hiç değilse yirmi biri dolduracak kadar yaşayabilmelerini sağlamak. (…)” - john cassavetes

* * *

kaç kenarlı olduğunu bilmediğim bir çokgenin hangi köşesinde olduğumu aramaktan yoruldum. ellerim, ayaklarım, gözlerim bağlı, bir kol boyu yarı çapta dört dönüyorum. [en azından çapınızı biliniz my lady] biliyorum, ne yazık ki, çok malesef ki. hassas dengeler palangasında tek bacağımdan asılmış, hesaplarımın kaldırabileceği max hata payı: ± 1 angström. merkezkaçıyorum. kendimi yoruyorum, kendimi yoruyorum, beni yoruyorsunuz, kendimi yoruyorum. belki de daha çok mesaiye kalmalıyım, her akşam kalmalıyım, kendimi sadece ben daha da çok yormalıyım.

[bi mesai sonrası bi zaman]

.

uzaklar

Pazartesi, Şubat 11th, 2008

today, i’m dreaming of places/people/times/languages
that i really don’t b e l o n g t o.

Chow Mo Wan: Love is all a matter of timing.
Chow Mo Wan: It’s no good meeting the right person too soon or too late.
Chow Mo Wan: If I’d live in another time or place…
Chow Mo Wan: …my story might have had a very different ending.

* * *

Chow Mo Wan: I slowly began to doubt myself.
Chow Mo Wan: Maybe the reason she didn’t answer was not that her reactions were delayed but simply that she didn’t love me.
Chow Mo Wan: So at last, I got it. It’s entirely beyond my control.
Chow Mo Wan: The only thing left for me… was to give up.

.

cattle olmayı istemek

Pazartesi, Aralık 24th, 2007

bütün ankara 1 hafta boyunca kombisi kapalı kalmış ev gibi. buzları kapağının kapanmasına engel olan tek kapılı buzdolabı gibi. buzluğun tam ortasında, buzlanmaya direnen 1 dm3′lük (10 cm x 10 cm x 10 cm) hacime sıkışmış buz kalıbındaki vişne suyu benim. sirke de olabilirim. ankara’da kaç sene yaşamış olursam olayım, hiçbir zaman yakası bağrı açık paltolar giyip, boğazına ince bir atkı bağlayıveren o çok özendiğim kızlardan olamayacağım. burun hizasında atkı, pantolon içi külotlu çorap, çorap üstü çorap, neil armstrong usülü kapüşon, meraba ben robokop! elimi uzatabilsem dost olucaz ama kol hareketlerimi sınırlayan anorak montum henüz son teknolojiye göre güncellenmedi.

* * *

bayram benim için trt-1′in “çizgi film kuşağı” adı altında verdiği miyazaki serisinden [1] [2] [3] [4] ibaretti. tabi abim haber vermese ruhum bile duymayacaktı. buradan kendisinin yanaklarından öpüyor, kulaklarından çekiyorum.

* * * 

eve her gidişimde bi şeyler daha da küçülmüş, ben daha da büyümüşüm gibi oluyor. alice harikalar kumpanyasında, sihirli şekeri ye büyü, sihirli mantarı ye küçül. (bu lavabo bu kadar alçak mıydı? eskiden musluğa doğru uzanırken su bileğimden dirseğime doğru akar, kolum ıslanırdı. şimdiyse eğiliyorum!) büyüdüğümü şeyden de anladım. ilk defa buzdolabının kapağını açıp “ya canım bi şey yemek istiyo, ama ne istiyo, bi bulsam hemen yiycem ama ne o allah’ım, ne ne ne?” diyerek dakikalarca düşünmedim. hatta buzdolabını sadece 1-2 defa açtım, o da zorunluluktan. ben kesin büyüdüm. (sevimli yetişkinleri küçülten turbo marka sakız aranıyor) sonra büyüdüğümü bi de şeyden anladım: artık ışıkları kendim açabiliyom, boyum yetiyo. ahahahhahahakdfjgh sustum.

.

art of the body

Pazartesi, Kasım 19th, 2007

blue nude:
- bana şişko dedin : (  
matisse:
- meleğim, lütfen iner misin o topun üstünden.
blue nude:
- benimle konuşma!

.

cellar door?

Cuma, Ekim 26th, 2007

Almanya’nın başkenti Berlin’deki Dış İlişkiler Enstitüsü tarafından düzenlenen, 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 kelimenin göz önünde tutulduğu yarışmada, Türkçe “Yakamoz” sözcüğü, 3 kişilik jüri tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlendi.

*

dünyanın en güzel xxx’i de ne demek. bazen insanlar çok cesur. hepimizin bildiği gibi cesurlukla şeyin arasında da çok ince bir sınır var. dünyanın en güzel sözcüğünü seçmeyi kendine misyon edinmiş berlin dış ilişkiler enstitüsünü değil; kelimelere dokunup, okşayıp, onları koklayıp, öpüp, havalara atıp atıp tutabilen yazarları seviyorum ben. onlar bir kelimenin tüylü, dikenli, sert, sıvı, pamuk, kaprisli, tuzlu, ürkek veya pürüzlü şeyler olduğunu hissettiriyor, kelimeleri elimizle tutabiliriz, kelimelerin kıymığı olabilir ya da elimizi nemlendirebilir. işte o zaman kitap, okuyanı saran akışkanın rengi, yoğunluğu ve sıcaklığına kadar betimlenebilen doğal bir akvaryum yaratıyor. kitap okumak o akvaryumda sırtüstü yüzmek demektir. dünyanın en güzel sözcüğüymüş, üç kişilik jüriymiş. küstahlar.

.