archive for the 'evren tam bir matematik' Category

distances

Çarşamba, Nisan 16th, 2008

i) iki nokta arasındaki en kısa mesafe -bilindiği gibi bu ‘en kısa mesafe’ teorik olup, gerçek mesafe ölçümleri bu değerin üstünde gerçekleşmektedir- benim için hiçbir zaman doğru olmadı. [bu mesafenin onaylanması, yol, yer üstü ve bilinçaltı lokasyonunun yapılması hususunu uygun görüşle, takdir ve tensiplerinize arz ederim]

ii) herkesin mutlu mutlu yemeğini yediği masada, garsonun getirmeyi unuttuğu sipariş gibi hayallerim, iptal edin lütfen, artık istemiyorum. [mantık müdürlüğünün 16.04.2008 tarih ve 1040 sayılı olur’ları ile -benliğin kaldıramayacağı derecede yorucu olması gerekçesiyle- “çapraşık hayaller” olarak terk edilmiştir]

iii) tam iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi buldum derken, gördüm ki o ‘doğru’ değil, asistoliymiş. [elektro şok seferlerinin iptal olması sebebiyle, hayalleri elinde kalan atonik arkadaşlar, biletix’e gidip hayallerini geri vererek ruhlarını geri alabilirler]

iv) iki nokta arasındaki olması istenen mesafe bir ütopyadır. [üç nokta]

.

berserk

Pazartesi, Nisan 14th, 2008

gözlerim göz yuvalarında hareket ederken ağrıdığı için izin alıp eve geldim. buraya kadar her şey normal. izlemek için bilgisayar yanında beklettiğim iki filmi -tabi ki gözlerimi hareket ettirmeden- üst üste izlemek için bulunmaz fırsat, bu da normal. peki ya iki filmin de bitiş cümlerinin mot à mot aynı olması, what the f*ck is goin on here s’il vout plait diyesim geldi. ama aslında çok da sevindim, çünkü bu iki filmi arka arkaya izleyince romantizme olan bezelye büyüklüğündeki inancım astronomik ölçülerde zedelendi.

film #1: | film #2:
- baby, you are gonna miss that plane. | - but you know you’re gonna miss your flight?
- i know. | - i know.

elime kamerayı alıp sokağa çıksam, yanından geçtiğim her çifte bu iki cümleyi söylettirsem, böyle duygusuz duygusuz, kağıttan şiir okur gibi donuk donuk söyleseler bu iki cümleyi, arka arkaya tekrarlanan kelimeler gibi -bu iki cümleye yüklediklerim dahil- tüm anlamlar kaybolsa, düşündüklerimin kırılma indisi, kafamın içinde ve ağzımın dışında aynı olsa, tam o an netleşsem, dış mihrak olduğum anlaşılınca kurşuna dizilsem ama tam vurulurken bile viva la bilmem ne filan desem.

[on sekiz mart 2008, evdeyken]

* * *

“günümüz filmleri yalnızca bir hayal dünyası sunuyorlar ve insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan yoksunlar. bu ülkede, insanlar duygusal olarak yirmi bir yaşında ölüyorlar. belki de daha erken… bir sanatçı olarak benim sorumluluğum, onların ayakta kalmalarını, hiç değilse yirmi biri dolduracak kadar yaşayabilmelerini sağlamak. (…)” - john cassavetes

* * *

kaç kenarlı olduğunu bilmediğim bir çokgenin hangi köşesinde olduğumu aramaktan yoruldum. ellerim, ayaklarım, gözlerim bağlı, bir kol boyu yarı çapta dört dönüyorum. [en azından çapınızı biliniz my lady] biliyorum, ne yazık ki, çok malesef ki. hassas dengeler palangasında tek bacağımdan asılmış, hesaplarımın kaldırabileceği max hata payı: ± 1 angström. merkezkaçıyorum. kendimi yoruyorum, kendimi yoruyorum, beni yoruyorsunuz, kendimi yoruyorum. belki de daha çok mesaiye kalmalıyım, her akşam kalmalıyım, kendimi sadece ben daha da çok yormalıyım.

[bi mesai sonrası bi zaman]

.

cevap anahtarı

Pazartesi, Ocak 28th, 2008

yanlış cevap: O 

otur sıfır: tuna

doğru cevap: 80

.

spin’ler ve quiz’ler

Cuma, Ocak 25th, 2008

çarşamba günü özlem’le bozuştuk, ikimiz de birbirimize sinir olduk. masa tenisi oynarken ben kendimi fazla kaptırdım ve tabi ki bencillik yaptım, bu benim burcum gereği olan bi özellik, yoksa pamuk gibiyimdir. şimdi mert vardı, mert böyle genç ve çok süper masa tenisi oynayan bi insan ama biz ona “hüşş çocuk, n’aber la bebe ehehu..” filan dedik hep sanki biz gençmişiz de o yunurtadan yeni çıkmış gibi. mert bize hep spin çekti, o zaman biz vuramadık topa, ama bazen de biz bi vurduk n’aber mert şiştin mi, yaş yetmiş iş bitmemiş ahahahahahsah ayh öyk. ben çocuğa bi kere “sen gençsin hadi koş topa!” bile dedim. brüt 4, net 3 saat maç yaptık, sonlara doğru özlem sıkıldı maç yapmayak dedi, biz resmen ankaralı olmuştuk, bu -yak ekleri, bebe’ler, set sonlarında misket havasından oynayışlarımız hep bunun göstergesiydi. sonra ben özlem’e “ya üff ne be, maç yapak la!” dedim. özlem hemen arkasını döndü ve tırıs tırıs içeriye gitti, ben o anı fırsat bilip mert’la maç yapıp 2 seti de ona verdikten sonra teselliyi özlem’in kollarında aramaya içeriye gittim. bi baktım özlem bana resmen trip yapıyor, gözlerini kaçırıyor, benle oralı olmuyor ve dahi varlığım uzayda bir boşluk kaplamıyormuş gibi davranıyordu. o dakikadan sonra küsüşmüştük. gıcık. eve gelince de barışmadık, ta ki dün ben banyodan çıkıncaya kadar. bana “saatler olsun tontişim” diyince ben hemen barıştım. o gazla beyazları, renklileri, siyahları yıkadık. vakvak yelleri izlerken ben ordaki çocuğunu kaçıran babanın üzgün taklidini yapınca özlem oyunculuk yeteneğime bir kez daha hayran oldu. ateve’nin sürekli yeni dizi çıkarıp dördüncü, beşinci bölümünde finalle sonlandırması konusundaki rahatsızlığını “halide edip’i harcadılar” sözleriyle dile getirdi. koza olarak kullandığımız battaniyelerimizin içinden çıkıp uyumaya gittik, kelebek gibi. eğer özlem kelebek olsaydı ağzının kenarında hep polen olurdu ve ben de ona işmar ederek sileceği yeri gösterirdim. eğer birisine öyle işaret edecekseniz onun yansımasıymışsınız gibi davranın, onun sağ tarafındaysa kendi solunuzu kullanın, tecrübeyle sabittir.

* * *

*soru çok kazık olduğundan jpg de çirkin, böyle bi bulaşıklı, ben sevmem ama soruya yakıştı, kalitesiz kağıt yaprak test gibi, aslında onu severim, margarin kağıdını da severim böyle frş fşsrs. /editlere gelesin/ cevap pazartesi’ye ama ben dayanamayıp erken de koyabilirim.

.

hello lemon

Çarşamba, Eylül 12th, 2007

* 

bir limonu bile algılamanın, basamaklarına erişeyemeyeceğimiz kadar çok permütasyona bağlı olduğunu düşününce,
communication sounds funny.

.