archive for the 'evren tam bir matematik' Category

postcard

Pazar, Ağustos 5th, 2007

157 recitation’ında turuncu poların, kimya mühendisliği Z-14, sen varsın. diff’ten kalmışız ama ikinci alışımızda harf getirdik, sen varsın. MM kantininde dondurma üstüne sigara, sen varsın. dolmuş kalksın diye beklerken, bir koşu kırmızı gül alıp sevgililer günümü kutladın, sen varsın. projeyi son gece yapıyoruz, serhat hoca “neden bu denklemi kullandınız?” diyor, proje CC, sen varsın. senin odanla mutfak arasındaki o serin yerde, çay üstüne çay içiyoruz, sen varsın. ne zaman bir tren görsem, sen varsın. kafamıza renkli tüller bağlamışız, sen varsın. gün doğumunda battaniyelere sarınmışız, sen varsın. elinde ben var, bana güzel yemekler yaparsın, sen varsın. o gece gökkuşağındayız, leyla teyzemin gözleri doluyor, sen varsın. o arada bir yerlerde kopukluk oluyor, boğazım düğümleniyor, ben yokum. sonra seni görüveriyorum, saçların turuncu değil ama uzamış, sen varsın.

yanlışlıkla yüzünü çizdim ya o gün, içim cız etti. sen “kaşlarını düzeltsene hayatım” dediğinde, sağ elinin işaret ve serçe parmaklarını yalayıp, kaşlarında yay çizerken sırıtan o yüzü görünce, anladım ki sen varsın. (çoğul)

hayatımız boyunca fetkovich’in chartlarında kesiştiremediğimiz çizgilerle uğraştık. değişken sen olduğunda, gelinlik ve turuncu poların kesiştiği o zahiri noktada, tepeden tırnağa sen varsın, ayağında beyaz ayakkabılar, ayağında çelik ayakkabılar, ayağında beyaz ayakkabılar.

seni hasretle kucaklar, gözlerinden assume ederim.

.

biraz risk alır mıydınız?

Cuma, Temmuz 13th, 2007

bu yaşıma kadar dört vukuatım oldu. devlet parasız yatılı, anadolu lisesi, fen lisesi ve öss. bu yaşıma kadar, dört leşim oldu. okunmuş sular içtim, okunmuş şekerler yedim. allah zihin açıklıkları da verdi, yüksek şereflere de erdirdi çok şükür. kimsenin yüzünü kara çıkarmadım, hiç kırık getirmedim, disiplin cezası aldığım dönem (gençtik o zamanlar) hariç takdirsiz dönemim de geçmedi; söylemesi ayıp değil. sınıfların en ön sıralarında olmasa da minimum iki, maksimum üçüncü sıralarında oturdum. parmağım hep havadaydı (allah indirmesin çiçeğim). resimde mansiyonluk, kompozisyonda birincilik, koroda solistliğim oldu. gömleğimi dışarı çıkarmadım, kravatımı çözmedim, eteğimi belden kıvırmadım (allah kıvırtmasın meleğim). kavga etmeler, küsmegilleri hiç görmedim, bilmedim, duymadım. tenefüslerde kola içmişliğim, üst dönemden erkeklere göz süzmüşlüğüm, kopya çekmişliğim de yoktur. hayatımda bir kere dersten atıldım ki, bunu yapan en sevdiğim hoca olduğundan tadından yiyemedim. dört leşim var. her vukuatta kendimi öldürmekten çekinmediğim için, risk alamadığım için, ailemin sözünden bir kez olsun dışarı çıkmadığım için içerdeyim kardeşim. risk kelimesini ağzıma almaktan bile korktuğum için içerdeyim. (allah kurtarsın bacım) amin, cümlemizi kurtarsın ablasının gülü. cümlemize virgüller nasip etsin,

————————————————————————————————————-

ama ben inanıyorum insanın er ya da geç sevdiği istediği meslekte çalışacağına.
sadece bazen biraz risk almak gerekir.
” - didem

hangi didem: beni başka bir remedios’la karıştırıp bana mail atan didem : )

————————————————————————————————————-

ben ösym olsaydım, şayet ben ösym olsaydım ne yapardım biliyor musun? her puan türü için ayrı ayrı histogram çizerdim, save as jpeg’ler derdim ve bu güzel grafikleri gov.tr uzantılı siteme koyardım.

x axis: belirli puan aralıklarından oluşan kategoriler.
örnek: 10′ar puanlık aralıklarla kategorilendirilirse 1. kategori 380-390; 2. kategori 370-380; 3. kategori 360-370…
y axis: öğrenci sayısı.
örnek: 0, 1, 2, 3, … 1000

böylelikle her öğrenci, türkiye genelindeki başarı dağılımında hangi noktada olduğunu görebilirdi. şimdiki öss’de maksimum puan kaç bilmiyorum ama diyelim ki 400 olsun, 1 puanlık aralıklarla bile kategorilendirilse, 400 kategori eder. 400 kategori vs. öğrenci sayısı grafiğini excel’de bile çizerim ki kendisinin 65536′ya kadar yolu var. tek zorluk her bir kategoriye kaç öğrenci düştüğünü bulmak. yazıcam if’li statementları, basıcam run’a, isterse 2 haftada run etsin. puanlar açıklandıktan 2 hafta sonra vericem histogramları, öğrenci nerede olduğunu bilecek, tercihlerini ona göre yapıcak. mesela benim ilginç bir yörelerde olduğum kesin. ösym olsaydım, her gün dondurma yerdim bence.

.

rezonans, sürtünme ve terli, soğuk eller üzerine

Salı, Haziran 12th, 2007

örneğin kongredeyim, seminerdeyim, my dear remedios bunlara gerek yok küçük bir toplantıda kös kös oturuyor, bir bloga yorum yazmak için o küçük pencereyi açmış bile olabilirim. aklıma bir soru geliyor, soru aklımda evrilip çevrilirken heyecan dalgasına kapılıyorum. soruyu soracağım anı ve söyleyeceklerimin güzelliğini düşündükçe içimde bir gürültü, patırtı kopuyor; kelimelerimi sıraya sokamıyorum; ellerim soğumaya, kalbim deli gibi çarpmaya başlıyor.

hadi sor sorunu, hadi kaldır elini, “i’m wondering if”, “what if”le başlayan cümleler kur ya da direkt sor sorunu. atını sakinleştirmeye çalışan seyis edasıyla okşa şu içinde zangırdayan düzeneği (akciğer, karaciğer, mide filan) eğer durdurmazsan ölümün iç organlarının rezonansından olacak.

ben o sorularımı, o zeki sorularımı, o bekleyiş anında tüylerini okşarken bir süre sonra farkında olmadan sıkmaktan canlarını acıtmaya başladığım sorularımı hiç soramadım. oturduğum yerden bol keseden harcadığım bunca heyecan, bunca duygu, bunca düşünce, evrende hiçbir etkiye/tepkiye sebep olmadan nereye gitti?

hepimizin bildiği gibi enerjinin korunumu diye bir şey var. benim bu olur olmadık zamanlarda nükseden iç enerjim, beynimin gri hücrelerinin duvarlarında, omurilik soğanımın oralarında bir yerlerde sürtünme kaybına uğruyor. geriye gün ışığına çıkmadan eprimiş sorularım ve terli, soğuk ellerim kalıyor. en azından bunun açıklamasını yapabiliyorum, buna da şükür.

.

mükemmel bakkal

Salı, Haziran 5th, 2007

“Canlı, güzel, eşkenar bir dörtgen. Bu karenin size kendisinden söz ettiğini varsayın. Onun size söylemeyi akıl edeceği en son şey dört açısının eşit olduğudur. Bu onun için öyle doğal, öyle sıradan bir şeydir ki artık farkında bile değildir.” D-503 - Kayıt Beş

otobüs tünelden geçerken önümdeki koltukta, babasının kucağında oturan bebek tünel ışıklarına gözlerini kocaman açarak baktı. büyülenmiş gibi baktı, baktı, ışıkları uzun süre izledi ve gözlerini babasına çevirdi: “sen de gördün mü, sen de gördün mü, bu olağanüstü şey, bugüne kadar hiç böyle bir şey görmedim, buradan o kadar sakin görünüyorsun ki şu an yaşamakta olduğumuz şeye tam anlamıyla tanıklık ettiğini düşünmüyorum!”

eşkenar dörtgenle bi kafede oturuyor, karşılıklı ice-tea içiyorsunuz. eşkenar dörtgen olduğunu bir süredir unutmuş olduğun dörtgene bakıyorsun. o sigarasını yakıyor. bakıyorsun, bakıyorsun, uzun süre izliyorsun. içine amerika’yı keşfetmişsin gibi bir his doğuyor. tüm iç açılarını görüyorsun dörtgenin, birbirine eşit muazzam açıları, kenarları ve senin tarafından taranmaya hevesli tüm alanını. tam karşında duruyor. seni bir duygu seli, ağlama tutuyor çünkü sen kadınsın. yüzünü yıkamak için lavaboya gidiyorsun. (cristoph colomb da amerika’yı keşfettiğinde duygulanmış ve bu gözü yaşlı duygusal görünümünden arınmak için en yakın lavaboya koşmuştur) yüzünü yıkarken tanımadığın melez bir kadın spontane teselli etme hisleriyle omzuna vuruyor: pat pat. şimdi elin gavuruna eşkenar dörtgenin iç açılarını keşfedişini ve mutluluktan ağladığını nasıl anlatıcaksın.

ücretsiz “algı eşiğini düşürme operasyonları” düzenliyorum. çevrenizde sıradan görünen şeylerin mükemmelliklerine tanık olabilmeniz için. çevrenizdeki her şeye gözlerinizi kocaman kocaman açarak bakın diye. operasyonları gerçekleştirdiğim üssümün adı “mükemmel bakkal”. çünkü size mükemmel bir dünya satıyorum ve sattığım şeylerin reklamını yapmıyorum.

.

assignment#3

Pazar, Mayıs 6th, 2007

soru: eğer dünya adlı bir gezegende, güneşli bir haftasonu geçiriyor olsaydınız, neler yapardınız, hayalinizi bir matrisle ifade ediniz. (25 puan) başarılar!

*dünya’nın güneş etrafındaki yörüngesinde bir tur yapması 1 yıl, 365 gün 6 saat sürmektedir. hafta 7 günlük bir zaman dilimini, haftasonu 7 günlük zaman dilimine ait -genellikle tatil yapılan- son iki günü ifade etmektedir.

açıklama: dünyalıların haftanın 7 gününün 2’sini tatille geçirdiğini göz önünde bulundurarak, kaygısız ve keyiflerine düşkün yaratıklar olduğunu varsaydım. bizim gezegenimizde içtiğimiz tamamen bitkisel ve vitaminlerle desteklenmiş ruşvaş çayının aksine, vücuda zararlı ya da yararlı olduğu hâlâ tam olarak kanıtlanmamış, koyu renkli, kahve adını verdikleri bir içeceği içtiklerini hayal ettim. bu yaratıklar muhtemelen saçma sapan çoğu şeyi yapmaktan tarif edilmez bir mutluluk duyacaklardı. örneğin, yeri gereksizce kaplayan yeşil renkli bir bitki örtüsü olan, çimlerde oturmak gibi. kendilerini biyolojik olarak meydana getiren kişilerle saçma bir bağları -buna duygusal bağ diyeceklerine eminim- olacak, aile, arkadaşlık adını verdikleri karmaşık ilişkileri benimseyecekler, bu kişilerle sırf yanyana olmaktan ilkel bir zevk duyacaklardı. hocam, bu ütopik cevabımı aşağıdaki tırnak içi sözlerle okursanız, kendimi daha iyi ifade etmiş olacağımı düşünüyorum. umarım ingilizce biliyorsunuzdur da ordan artist gibi görünmüyorumdur sevgili hocam. saygılar.

… we have to know perfectly well that the whole thing is nonsense, and then, while reading, believe every word of it, we may find that we’re a bit different from what we were before we read it, that we have been changed a little, as if by having met a new face, crossed a street we never crossed before. but it’s very hard to say just what we learned, how we were changed.

the artist deals with what cannot be said in words.

… the truth is a matter of the imagination.

Ursula K. Le Guin

not: sınav boyunca D-503 benden kopya çekti. bunu size söylemem gerektiğini düşündüm.

.