sermet, katran ve 2 varil kuş tüyü
[lock, stock and two smoking barrels diye okunur]

Cumartesi, Mayıs 13th, 2006

saate baktım, sekizi on geçiyordu. kaldığım odanın zeminin mon ami yeşili olması ise sevindiriciydi. kalkar kalkmaz çimenlere basıyor gibi bir his. bazen tam bir poliyanna oluyordum. oysa ki bir tam bir bölü üç kalamiti ceyn’dim. kül tablasını yukarı doğru fırlattım ve tam ortasına ateş etmek suretiyle etrafa kül tablası parçaları saçtım. neşem biraz yerine gelir gibi oldu. ayaklarıma bir şey batmadı, otel odalarında terliklerimsiz dolaşmam. prensipliyimdir. cenaze levazımatçısı vilyım ve sevimli akbabası saymın kültablası kırıklarının tabutu için ölçü alırken çizmelerimi giydim. mahmuzlarımı şıngırdatarak çıkışa doğru yürüdüm.

uf bu neydi ya? sermet kot pantolon giymişti ve gömleğini göbeğine kadar çektiği kotunun içine soktuğu yetmezmiş gibi bir de pembe payetli kemer takmıştı. ensesine ve hemen ardından alnına istemsiz ve seri bir şekilde vurdum. sinirlenince gözüm hiç bir şey görmüyordu. ona o kemeri çıkarması gerektiğini sakin bir dille ifade edip yere tükürdüm. sermet benden korkardı. sicil numaram onunkinden hayli büyük olmasına rağmen korkardı. silik bir tipti. efendi çocuktu ama hakkını yemiyim. gene de sermet’e neden gıcık olduğumu bir türlü bulamıyordum. geceleri yatmadan önce baş ucu kitabı niyetine o koca koca mühendislik kitaplarını hatmediyordu muhtemelen veya cep yasin okuyor olabilirdi pekala. kasabadaki bara gittiğimizde limonlu sodadan başka bir şey içmezdi. hiç bir kıza yan gözle baktığını da görmemiştim. saçlarını sağa tarıyor ve bunu sol arka cebinde taşıdığı zamanında tanesini beş yüz bin türk lirasına aldığı tarak yardımıyla yapıyordu. bu tarakla bıyıklarını da tarıyor olmalıydı. maça gitse tek bir tezahürat etmeyip orda öyle saatlerce dikilecek gibiydi. hep kontrollü, planlı-programlı ve sakindi; tepeden tırnağa -bende tiksinti yaratacak kadar- mülayimdi. onu heyecanlandıran hiç bir şey yoktu sanki.

tüm bunları düşünürken sinirden elim ayağım titremeye başlamıştı. n’apıyordu bu sermet? cenaze levazımatçısı vilyım sanki düşüncelerimi okumuştu ve o sırada en çok ihtiyacım olan katran ve tüyü getirmişti. sermet’i oracıkta önce katrana sonra da tüye buladım. sermet hiç bir şey yapmıyordu. bu tepkisizliği elimin ayağımın daha da çok titremesine sebep olmaktan başka bir işe yaramıyordu. sermet bir kere bağırsaydı, bana vursaydı veya en azından bunu neden yaptığımı sorsaydı rahatlayacaktım. gözüm dönmüştü. sermet yere baktı. sermet yere bakıyordu. sonra kafasını binbir tereddütle hafifçe yukarı kaldırdı. bir an ümitlenir gibi oldum. evet dedim evet, şimdi bir şey yapacak. yüzüme baktı. dudakları kıpırdadı ve ağzından şu soru döküldü: “abdestim bozulmuş mudur kalamiti bacım?” vilyım’a baktım. vilyım anladı. saymın zaten hep bu anı bekliyordu. vilyım sermet’in en ve boy ölçüsünü aldı. sermet hiç bir şey anlamıyordu. elim silahımın gümüş kabzasındaydı. ağzımdaki ot parçasını parçalarcasına çiğniyordum. sermet’e baktım. baktım. baktım. bak-tım. “sermet.. buradan uzaklaş lütfen.” dedim.

arkamı döndüm. mahmuzlarımı şıngırdatarak atıma doğru yürüdüm. saate baktım. sekizi kırk üç geçiyordu. yürüdüğüm yolun mon ami yeşili yağlı boyayla boyanmış olması sevindiriciydi. çimenlere basıyor gibi bir his. bazen tam bir poliyanna oluyordum. oysa ki bir tam bir bölü üç kalamiti ceyn’dim. cebimden çıkardığım elli kuruşu yukarı doğru fırlattım ve tam ortasına ateş etmek suretiyle etrafa kuruş parçaları saçtım. neşem biraz yerine gelir gibi oldu. ayaklarıma tabi ki de bir şey batmadı çünkü “cenaze levazımatçısı vilyım ve sevimli akbabası saymın kültablası kırıklarının tabutu için ölçü alırken çizmelerimi giydim” demiştim sen beni dinlemiyor musun, ha?

enlemini boylamını bilmediğim bu topraklarda sadece dört gün daha geçirmem gerekiyordu. gün sa yı yor dum.

IIII IIII

.