günlerden bir
Pazartesi, Eylül 22nd, 2008
uyanmışım ama saat bir pazar sabahı uyanmak için erkenmiş, gözleri kapatıp tekrar uyumuşum, seksen altı tane rüya görmüşüm ama sadece on beş dakika mı geçmiş, yastık, yorganla televizyon karşısındaki kanepeye taşınmışım ama o saat sponc bab saati de değilmiş, azıcık uyusam uyanmak için çok geç olurmuş, kahvaltı etmek içinse erkenmiş, televizyonda dizi tekrarı yokmuş, özlem de daha uyanmamış, hiç sevmemmiş pazar gününün o saatlerini ben.
özlem uyanmış, ben çay suyu koymuşum, cumartesi kahvaltısından kalan özlem’s spesyal patatesleri ısıtmışım, bezelye konservesi kutusunda kaynayan yumurtalardan tıkır tıkır bir sesmiş, özlem gözünü açar açmaz mutfağa gelmiş de domates salatalık doğramış, bu mevsimde salatalıkların hiç tadı yokmuş artık, kabak gibi, ama üstüne limon, nane, kekikmiş, evi de bir gün önce temizlemişiz ki pirüpak bir mutlulukmuş, gözlerimiz sığırcık yavrusu gözüymüş, çay kokusu iyiden iyiye içimi ısıtmış, bana her pazar o saatleri verinmiş yeter.
kahvaltıdan sonra kahve içmişiz, tatlı bi şeyler istemiş canımız da evde tatlı bi şeyler kesin yokmuş, arka arkaya iki film izlemişiz, bir iki iç geçirmişim ben, ben iç geçirirmişim gergef işler gibi. beyza gelmiş elinde iki tencere yemekle, son iki asırdır hem fedon’dan “seranata kuğnata kuğnata” adlı şarkıyı söyleyip, hem de bu denli güzel yemek yapan kadın görülmemiş, elinde ben olanlar güzel yemek yaparmış, bu satırı okuyanlar elinde ben var mı yok mu diye kontrol edermiş.
yaz çok uzak bir mevsimmiş de o uzaklardan deniz fışırtısı niyetine fotoğraflara bakmışız, benim o fotoğraflarda hiç göbeğim yokmuş ama ankara’ya bir iki yağmur damlası düşmesiyle kış sendromu kilolarını almaya başlamışım, şuramda da sivilce çıkmış, banyo yapmışım ama üşümüşüm, betim benzim atmış, çirkinmişim ben iyice, ay ben niye çirkinmişim, “vır vır vır vır”mışım, özlem ne biçim kadınmış, onun hiç böyle dönemleri yokmuş, ben şükretmeliymişim, o kendisiyle barışıkmış, ben o hikayelere inanmammış ama valla billa şükür.
hem “kış kışt”mış, hem sözümüz yokmuş kışa, asıl depara kalkan mevsimler konusunda bir şeyler yapılmalıymış, bilhassa sonbahar ekstra mesaiye kalmalıymış, başka türlü yüzünü göremeyeceğimiz, hayırsız, pis bi herifmiş sonbahar, meymenetsiz bi şeymiş böyle, gene de herkes seviyormuş, “abi ben manitayla buluşcam” diyip kaçıyormuş işten ama kimse bir şey demiyormuş, “genç adam gezsin”miş, hep “seneye daha çok kalır” demişler, yüzünü bulmasını geçtim, minareye astardan kılıf dikmiş sonbahar, senede bir hafta görürsek şanslıymışız hüşş alooo, bu yaptıklarını özlem’in “delikanlılık el kitabı”nda aramışım, bulamayınca arkasından laf çıkarasım gelmiş de uğraşmamış, uyumuşum.
* seyit ali aral okumak bünyeme değişik bir etki yapıyor.
