sular

Perşembe, Ekim 9th, 2008

iki yan odada çalışan şefimin altı yaşındaki oğlundan bahsederken “herif” ve “adam” kelimelerini kullanmasını.

özlem’lerin evindeki ingiliz kraliyet çay fincanlarından çay içmeyi.

rimel ve göz kalemi sürünce sanki çok güzel olmuşum gibi hissetmeyi.

kitap okurken herhangi bir cümleyi arkadaşlarımın veya ünlülerin sesi ve vurgularıyla içimden defalarca okumayı, o hezeyanla kitaptan kopmayı.

denizden çıktıktan sonra ağzımın tuzuyla yeşil elma yemeyi.

demet’in gayet sakin bir tonla söylediği bazı şeylerin bana göre çok çok komik olmasını. (geçen gün zil çaldı, “kim o?” dedim, “ben mahallenizin davulcusuyum, kapıyı açar mısınız?” dedi, ben de “hee, açmam” dedim.)

sabah uyanınca ışığın hala açık, kitabınsa koynumda bi yerlerde olmasını, “ohh, resmen uyumamış, mis gibi bayılmışım” diye düşünmeyi.

özlem’in sağ ayağına “blade” ismini vermesini*

beyza’nın telefonunun -istisnasız- her çalışında yerinden sıçrayarak gözlerini kırpıştırmasını, genel olarak şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırmasını.

yağ hafif kızdıktan sonra, soğanları tencereye atıp, soğanlar yanmadan sebzeleri doğrama işini yetiştirme telaşını, o esnada “eye of the tiger”ı mırıldanmayı.

kulağımda müzikle bulaşık yıkamayı ve sesimi duymadan şarkı söylemeyi, “acaba dışarıdan detone oluyo muyumdur?” diye düşünmeyi.

özlem’le aynı anda aynı şeyleri düşünmemizi ve her seferinde onun benden önce dile getirişini, bu aynı anda aynı şeyler düşünme durumunun o kadar çok sıklaşması ki artık beni korkutmaya başlamasını.

bi keresinde feyza’nın diş fırçasını kullanmamı ve işin garibi bunu ne feyza’nın ne de benim hiç ama hiç garipsememizi, “bi kere”yi de sırf eylem kabul edilebilir gibi görünsün diye yazmamı.

feyza’yla türk kahvesi içip, tavla oynadığımız sigara kokulu 100. yıl evimizi özlemeyi.

sıla’nın beş metrekarelik balkonunda birbirimizi buraya yazmamın uygun olmayacağı bir küfürle sevişimizi, o kamera kaydında “buraya gelmeyin!” dediğim an “evvveeet, tabi ki hemen oraya gidiyoruz!” diyerek beni uygunsuz bir durumda yakalama heyecanını ve bunu “basın özgürlüğü” olarak adlandırmasını.

bazı geceler tırstığı için veya herhangi bir sebep olmaksızın yanıma uyumaya gelen feyzul’umun pis pis sigara kokmasını ve kendimi “kocası kahveden gelen kadın” gibi hissetmemi.

bi gece kolunu “zbam!” diye yüzüme indirmesini, o an kafasına bi tane patlatmak istememi, ama uykusundan uyandırmaya kıyamamamı, kendiliğinden uyanmasını müteakiben kafasına gene de bi tane patlatamamamı.

“gel gülsümgülşah, gidelim” cümlesini güneş’ten başka kimsenin anlamayacak olmasını.

sıla’nın bir gün mutlaka sami hocanın eline düşeceği ve onu (sürüm sürüm) süründüreceğine dair inancının hala devam edip etmediğini merak etmemi.

özlem’in jargonumuza “pıtış bombilenmesi” gibi bir terim kazandırmasını ve anlamamız için cümle içinde kullanırken “pıtışım bombilendi.” demesini.

güneş’in “eğer bi gün kocamın saylonlu olduğunu fark edersem benim için bir şey değişmez, herifimdir sonuçta” demesini.

özlem’le herhangi bir konuda ne yapacağımızı düşünürken bir çözüm bulduğumuzda, birbirimizin suratına olumsuz bir ifadeyle bakarak “ama o zaman çok mantıklı olur” dememizi.

özlem’in yerleri süpürürken benim vileda yapmamı, ben lavaboyu silerken onun televizyon sehpasının tozunu almasını, bir gün olsun “bu sefer de tozu sen al” demeyişini, aramızda hiç konuşmadan kendiliğinden oluşan görünmez iş bölümü dağılımını.

kışın yaklaşmasıyla içimde uyanan örme isteğinin karşı konulamaz oluşunu, şıkıdı şıkıdı şişleri birbirine sürttürmenin beni rehabilite etmesini, içimden “yavriem, ayağına terlik giy” diye haykırmak gelmesini.

eski günleri, çok eski günleri, çok çok çok eski günleri, sadece güzel olanlarını.

çok şanslı olmamı, gerçekten şanslı olmamı ulan, ulan mı, ulanımı.

.