farklı tarihlerde
çok sayıda olmak

Pazartesi, Ekim 20th, 2008

mutluluğun resmini çizdim ben! misafir odasında kuduran üç… çocuk! birinin topuğu diğerinin kaşında patladı, diğeri öbürünün sadece sol koluyla mücade ediyor, biri öbürüne seri tekmeler attı, ağlamadılar, daha da kudurdular, gülmekten nefesleri kesilene kadar.

* * *

armut ağacına yapıştırılmış hesap makinesi tuşları, ışınlanmak istediğimiz gezegenin koordinatları, çocukluğum, ağabeyim. / grup gerilim set, annemin bas gitarı, siyah beyaz fotoğraflarındaki hippi kılıkları, tüm bunların çok acayibime gitmesi, köydeki adının “pembenaz” olması, annemin ekşili börülcesi, annemin mis kokusu, annem. / uzun saçları babamın, favorileri, geniş paça pantolonları, tüm bunların gene çok acayibime gitmesi, dizi izlemeye başlamadan önce yanına istiflediği kağıt peçeteleri, ince ince işlediği işlerin arasında burnuna kaymış gözlüğü, kesin balık burcu, gözleri yaşarıverir, babam.

* * *

beni hüzünlere park ettiniz.

* * *

üşenmeseydim çizecektim: iş yerindeki klozetlere şu kolu çevirdikçe üstündeki hijyenik naylon şeridin döndüğü aletten taktılar. bir de adım adım nasıl kullanılacağını gösteren kullanım klavuzu gibi bir kağıt parçası astılar. o kağıdın üzerinde “kolu ittikçe çiçekler döner” (flowers will turn if you push lever) yazıyor. hijyenik naylon şeridi gerektiği kadar çevirebilelim diye üstünde bulunan çiçekleri kastediyor ama ben o yazıyı her okuyuşumda sanki o kolu çevirince tepemden çiçekler yağacak gibi hissediyorum. bu hayal, romantizmi yanlış yerlerde aradığımın en somut göstergesi.

* * *

-bugün kendimi çirkin hissediyorum.
-mehlika, şaşırtıcı bi şey söyle bana.
-senin kendini çirkin hissettiğin zamanlar hiç olmuyo di mi?
-ben kendimi dış görünüşümle değerlendirmem bebişim.
-özlem, hırkanı öpmek istiyorum!

* * *

-nasıl gidiyor tenis, forehand, backhand?
-bockhand?
-siz tenis diye nereye gidiyorsunuz?
-o ünüteyi görmedik daha, simarç gördük.
-hocanız kim?
-yağuşuklu.

* * *

-bugün hoca bi değişik görünüyor di mi?
-evet fışırtılı değil de penye eşofman giymiş.
-nereye bakıyorsun sen?
-eöö.. meraba ben kıro, kız kıro. (burası “meraba ben ihtiyari, gayriihtiyari” de olabilir)

* * *

-bebişim adının baş harflerini ışıklı tabelaya yazdırdım.
-3M migrosu kastediyorsan, kendini zorla ve kaybol.

* * *

“şimdi, özlem nasıl bi insan onu anlatmaya çalışıcam. metrodan indik, yürüyen merdivenlere bindik.” draft’ta yarım kalmış bu cümleler, muhtemelen anın komikliğini yansıtamayacağımı düşündüğüm için bırakmışım. ama şeye takıldım ben, yürüyen merdivene binilir mi, n’apılır ona, “yürüyen merdivende durduk” da olmaz ki, “gene bi gün yürüyen merdivende gidiyoruz böyle”, o da olmaz. o halde hipotez: yürüyen merdiven fiile geçiş vermeyen bir nesnedir!

* * *

bunu hayal et ve belki geliştir: bir erkek ve bir kız. pastel tonlardaki bir kafenin sevimli ve yuvarlak bir masasında oturuyorlar. kızın yaptığı her şey hızlı çekimde. -fast motion- normal seyrinde bir saatlik bir zaman diliminde izleyebileceğimiz hareketlerinin tümünü bir dakikalık bir zaman diliminde izliyoruz. garson kahveleri getiriyor, kız bardağına şeker atıyor, kahvesini karıştırıyor, gülüyor, sigarasını içiyor, söndürüyor, elini saçına götürüyor, lavaboya gidip geliyor, gülüyor, hararetli hararetli konuşuyor, çantasından bir şey çıkarıyor vs. işte tam o sırada fark ediyoruz ki, kadrajda iki de saat var, kızın tarafındaki duvar saatinin yelkovanı saniye gibi hareket ederken, erkeğin tarafındaki saatin yelkovanı neredeyse hiç değişmiyor. işte bu bir dakikalık sahnede erkeğin dudakları ağır çekimde sadece şu iki kelimeyi söylüyor -slow motion- “seni seviyorum.” sonra erkeğin tarafındaki saat zembereği boşalmış gibi ilerleyip kızın tarafındaki saatle eşitleniyor, slow motion ve fast motion sona eriyor. kız “hep ben anlattım, sen hiç konuşmadın” diyor, erkek orada kilit bir cümle söylüyor, ama ne onu bulamadım. son.

.