field units
Perşembe, Kasım 6th, 2008
yıllarca bilmeden etmeden söyledik bu türküyü, kah omuzları öne eğdik, kah kolları yana açıp parmak şıklattık, “tiridine bandım” isimli türkümüzden bahsediyorum, türküler, türkülerimiz… -kendime şu italikleri kullanabilme ortamı da yarattım ya, beni ben bile dutaman gayrı- tiridine, tiridine, tiridine bandık da, nedir bu tirit biliyor musunuz şambaba tatlılarım, zeki müren göbeklerim, şöbiyetlerim, ben bilmiyordum ve gene tahmin edeceğiniz üzre bir ışınım yaşadım. yakalayın yeşil ışını-> tirit: yemeğin suyu. (tdk)
* * *
hani taşıyamayacak gibi olunca, hani “altta kalanın canı çıksın” oynarken eklem yeri gibi sakat bi yere ağırlık biner de üsttekiler tepinirken ne ses çıkarabilirsin, ne dur diyebilirsin, ne kurtulabilirsin, öylece geçsin diye beklersin, hah, işte ben çoğu zaman beklediğimi hissediyorum. belki de o kadar acımadı da sırf poz olsun diye? pekâlâ mümkün.
* * *
iş ve çevre güvenliğine gittim, tulum aldım, iyi ki small, neresi small, bildiğin böyle kocaman. geçen sene battal boy çöp poşetine sarmış olduğum çelik botları da o yüksek dolaptan çıkarma vakti geldi, kesin çamurlu çamurlu bırakmışımdır, onları temizliycem bi de. gene batman yolları göründü, bana yine jel, bana yine cross linker var, zira petrol ürettiğimiz zonlar fevkalade çatlaklı, faşır fuşur su üretiyoruz, günde on varil üretsek kâr, sizin için yapıyoruz bak yeminle, orda burda “tabi amarika ürettirmiyor” derseniz kalbimi kırarsınız, öyle diyen pislerin ağızlarına çelik botlarım girsin. hayır sertuğ tutturdu avcı yeleğini de al diye, ya etme, soğuktan popom kesilse giyemem ki ben onu, keçi kokuyor resmen, içi kıllı yünlü, bi kokladım ki, ıiyh, istemem dedim. ama aklıma şey geldi, yeleğin adı “avcı yeleği” ya, hemen hayalimde kendimi kadir inanır’a bürüdüm, giymişim böyle yeleği, elimde tüfek felan, ağzımda redkit otu, dağda geziyorum ama gözler kısık bildin mi, avcı gözü böyle, sürekli ateş etçekmişim gibi, sonra ayağım taşa takılmış, düşmüşüm, ama avcı yeleğim var, yere düşmüşüm ne ki, keçi kokulu yelek üstümde mis gibi, yoğun kokulu garizma, oh.
* * *
akşamları yatmadan önce, bir de sabahları uyanınca yüzüme uyguladığım işlemler ritüelim esnasında garip şeyler oluyor. aslında çok da komplike olmayan jel, tonik, nemlendirici üçlemesi. saçlar kâküllü olunca bu sürülen şeyleri saçlara bulaştırmamak daha bir zor hal alıyor, sırf bunu önlemek için kullandığım bir saç bandım var. yüz temizleme saç bandısı, bandısı, tiheh.. söz temsil sabah uyanıyorum, bandı kafaya geçirip gidiyorum tuvalete, aynaya bakınca içime bi enerji doluyor, omuzlarımda hafifi bir salınım başlaması derken sakinleştiriyorum kendimi, jel hemen oracıkta duruyor, yüzümü yıkıyorum, jeli parmak uçlarıma döküyorum, ama aynaya tekrar bakınca, oh no, içimden bir şarkı söylemek geliyor ki kendimi durduramıyorum, durdurmuyorum, adeta kaptırıp koyuveriyorum: gitsem gidemem, kalsam kalamam, sevsem sevemem şaştım bu işeee, hayır mı şer mi bilmem ama, ateşteyim ben ateeeeşte! işte o saç bandıyla ben her sabah çelik olarak uyanmak ne kelime, doğuyorum! kollarım havada dalgalanıyor, saç bantlı, çemçük ağızlı çelik ruhu bende vücut buluyor. gönlüm şimdi yeni bir kızda, kurban olmalı mı yeni aşka, dum ka ka, dum ka ka!
* * *
özlem eve gelip de sahada giyeceğim tulum, mont vs’leri gördüğünde:
- yaaaa, bana niye almadın sanki?
- ??!
* * *
iş ve çevre güvenliğinden bir de gözlük aldım, ama kelimelerle tarif etmem imkansız, adeta bir uzay yolu, adeta bir agent smith, adeta bir robokop, üçü birleşmiş ve bizim iş güvenliği gözlüklerini oluşturmuşlar. eve gelir gelmez özlem’in gözlerini kapattırıp gözlükleri taktım, sevinçten ne yapacağını şaşırdı ve hemen yanında (kapalı vaziyette) bulunan bilgisayarının başına geçip klavye tuşlarına anlamsız bir şekilde basmaya başladı, ben ne yaptığını anlamaya çalışırken “kalkışa hazırız!” diyip, sandalyesini geriye yatırmıştı bile.
* * *
iş ve çevre güvenliği de mağaza adı gibi. sümerbankmışçasına, memurlara hitap eden sevimli bir tat var söylenişinde.
