holly smokes aka
dumanlı dumanlı oy bizim eller

Çarşamba, Kasım 12th, 2008

ankara il sınırları içerisindesin, burger king’de yemek yiyorsun, centilmenlik vasfını -centilmenlik bir vasıf mıdır araştır- bünyesinde bulundurabileceğini düşündüğün şahıs önünden yürüyor, kapıyı iterek açıyor ve muhtemelen senin de arkandan geliyor olduğuna dikkat etmediği için -muhtemelen’den sonrası iyimserlik tuzağı- kapıyı öylece bırakıyor, bir öne bir geriye salınımlanan kapı suratına kapanmış gibi hissediyorsun, içten içe sinir olup hiçbir şey -tabi ki de- söylemiyorsun. libya’dan bir ünlem hislerine tercüman oluyor: puf!

batman il sınırları içerisindesin, kamp’ta yemek yiyorsun, bayan olduğunun fark edilmesi veya sana kibarlık yapılıp yapılmaması umrunda değil, daha doğrusu hiçbir beklentin yok çünkü burada tokalaşmak için uzattığın elinin havada kaldığı çok oldu, bu sebeple herşeyi ilk karşıdan bekliyorsun.. ve hop, masadaki tek bayan olman sebebiyle onca insanın içinde türk kahvesi ilk sana servis ediliyor, gözlerin yaşarası oluyor, tarifsiz hisleri pistonla öteliyorsun.

* * *

bi de buraya gelmeden önce “daha botlarımı temizlemem lazım, kesin çamurlu bırakmışımdır” diye düşünüyordum, hatta valizin içine on kat poşet içinde botları tıkarken özlem’e acıklı acıklı bakıp “sence şimdi mi temizliyim, orda mı temizlerim?” diye sordum, özlem de tam da bana söylemesini istediğim gibi “aman boşver, orda temizlersin” demişti. ne temizlemesi be, ne temizlemesi kadın! sahaya adım atınca o botlar gözüme öyle bir bal dök yala göründü ki, temizlemeyi düşündüğüm için kendimden utandım, utancımdan gidip tozun, toprağın, çamurun içinde moon walk yaptım, tap dance ettim.

jel tankının üstünde tentesi var, tenteyi mor kurdelelerle bağlamışlar demirlere, onları görüp de içinden içinden “ay mor kurdele, ay ne güzel, bi güzellik bence bu.. hmr hımr..” diye düşünen kaç insan vardır. ben sayınca sadece “bir” çıktı.

jel tankının üstünde -evet jel tankının üstünde bayağı uzun bir zaman durdum- çay içip seviye ve ‘kaç torba polimer boşaltılıyor’ kontrolü yapıyoruz, su pompası ve mikserlerin gürültüsünden herkes birbirini zor duyuyor, sertuğ beye bakıyorum, bir işçinin kulağına doğru “mehlika!” diye bağırıyor, bana nasıl hitap edeceğini bilemediği için adımı sormuş anlaşılan ama bana değil de sertuğ beye sormuş işte, anlamadığını belirten bi kafa işareti yapıyor, orada gürültü olmasa bile anlayamaması doğal, sertuğ bey ikinci kez bağırıyor: “mehlika! mehlika!” işte o an işçinin ağzından o mucizevi ses benzetmesi, gerçekten de bir soru vurgulamasıyla dökülüyor: “nehlika?” ben hemen kafamdan apostrofluyorum: n’ehlika!!!??

şaban usta gene burda, bıyıklarıyla birlikte, adamın akıllı bi adam olduğunu böyle on metre öteden hissediyorum, güven veriyor, işçileri toparlıyor, verilen işi zamanında ve temiz yapıyor vs. “boru hattının manifold bağlantıları yapılsın ustam” denildiğinde “tamam şefim” diyip, barakanın önündeki işçilere doğru sesleniyor: “kızlaaar!” ahahahaha, kızlar, ahhagsfdsadsadjgajh.

“seni üretime alalım şaban usta” dediler, “beni vermezler şefim” dedi, “o zaman nusaybin’e gelicek misin?” dediler, “ben her yere gelirim, ben liberoyum şefim” dedi. joker’i andım, bi kez daha gülümsedim, because: why so serious.

* * * 

hani vardır ya böyle, şeye gittim, şuy yedim, harikuladeydi filan, işte batman’a yolunuz düşerse “momento”da parizyen bonfile yiyin veya provensal tavuk, bu isimler ne diye sormayın, momento, fast food değil, “best food”, valla böyle yazıyor ve ciddiyim.

* * *

neden bu otel odalarında televizyonu kapatıp yatağa yattığım an, televizyon karıncalı bir görüntü eşliğinde kendiliğinden açılacak da içinden samara çıkacakmış gibi geliyor bana. yatçam.

.