nüt nüüt!
Salı, Aralık 23rd, 2008
yaşımız küçük değil, zeka yaşımız da yerinde çok şükür, hatta abimin zekası ortalamanın üstünde desem hakkını biraz vermiş olurum. aramızda dört yaş, abimin saçlarında yer yer beyazlar var. hele ki takım -o massimo takımını çok duttim- elbise filan giyse bayağı ciddi, güven veren, prezentabl ve hatta yöneticiliğe oynayan bi insan olur. insanları aşırı önemser ve -malesef- bu konuda bi ayarı yoktur, tüm dünyayı önemser ve benim terbiyesizlik derecesine varabilen umursamazlığım abimin bu hassasiyetiyle sık sık çatışır.
söz temsil[1]: dört sene önce ankara’ya yanıma geldiği zaman, sokakta yürürken bi kadın bi adres sordu, bilmediğimizi belirtmemizin akabinde kadın daha yeni yanımızdan uzaklaşmıştı ki ben kadın hakkında olumsuz bi yorum yaptım, abim bana sinirlendi: kadın duyabilirmiş, niye öyle yorum yapmışım, ne kadar ayıpmış, insanları önemsemeyi öğrenmeliymişim, bunlar ufak ama çok önemli ayrıntılarmış, -mış’lı -miş’li anlatıyorum ama tabi ki şimdi ona hak veriyorum, ben küçükken eccük denyoymuşum.
söz temsil[2]: gene dört sene önce ankara’ya geldiği zaman, % 50′ye varan bahşiş işletim sistemini göçertmek istediğim çok olmuştu. türkiye’de o kadar çok bahşiş vermemesi gerektiğini hala anlayabildiğini sanmıyorum. şimdi bu örnek parayla ilgili gibi görünebilir ama değil, abim bir şey öderken kendisine hizmet verilen yeri o kadar içselleştirir ki, garson “abi çeketin ne güzel, bi tur giyim mi?” filan dese verir yani. bu saflık derecesi beni korkutur, insanlar tarafından suistimal edilmeye bilfiil açık o hali beni sinirlendirir, kendisini koruması gerektiğini bilmesini isterim ve akıllansın diye bik bik kafasını ütülerim hehehe.
taklit etmeme imkan olan her konuda onu taklit ettiğimi inkar edecek değilim. basit, çünkü özenirdim, yaptığı herşeye özenirdim.
söz temsil[3]: müzik zevkimi ona borçluyum, o olmasa orta-1′de the doors, direstraits, led zeppelin, queen’den haberdar olma ihtimalim, bülend ersoy’un sevimli bir anaokulu öğretmeni olması ihtimali kadar olurdu. /tam burada, bülen dersoy’un çocukları yiyen bi anaokulu öğertmeni olduğunu hayal ettim, öğretmen yerine öğertmen yazmışım, bence öğertmen daha iyi oldu, çok afedersiniz ama bence öğertmen sevimli bir çocuk yedikten sonra ağzından gaz çıkaran birisidir, efekt veriyorum: öğertt!/
söz temsil[4]: yerlere asla ve asla ve asla çöp atmam. ilkokula gittiğim senelerde gene abimle beraber eve doğru yürüyoruz, bana dondurma almıştı /yalan olmasın ama vanilyalı max’tı galiba/ o dondurmaların tahta çubuğunu bilirsiniz /you know/, dondurmam bitince o tahta çubuğu yere atmakta hiçbi sakınca görmedim ve attım, tiheh, sonra abim durdu ve sakin bi ses tonuyla “mehlika’cım o çöpü yerden al.” dedi, ben de tiriley tıriley yürüyorum bi yandan “ya abi n’olcak ya, hadi gidelim, ay annem ne yemek yaptı acabağı ıhıhıhı” diyorum. /daha küçükken daha da denyoydum/ abim hiç kımıldamadan /yalan olmasın ama gözleri kırmızıya dönmüştü galba/ “mehlika’cım o-çöpü-yerden-al!” dedi. bendeki denyoluğun da sınırı yok tabi, “yeaak yea, ne alcam be, ben bissürü yürüdüm, eve geldik nerdeyse, annem ne yemek yaptı acabağ ıhıhıhıhğ” deyince, abim geri döndü, yerdeki çöpü aldı ve çöp kutusu görene kadar max çubuğunu elinde taşıyıp, yol boyunca benimle hiç konuşmadı. /hiç konuşmadı! :(/ hiç konuşmadı ya, orda beni dövseydi daha iyiydi yani, ben bi yutkundum, eve kadar peşinden tırıs tırıs yürüdüm, o günden sonra yere hiç çöp atmadım ve bu sırf onu örnek almam sayesinde oldu. /yalan olmasın ama annem de o gün patates kızartası mı ne yaptıydı ıhıhıhıhığ/
ikimiz de koç burcuyuz, çabuk sinirleniriz, çabucak da söneriz, birbirimize küstüğümüz bir an olduğunu hatırlamıyorum, -burada bi düşündüm-, valla yok öyle bi an. çocukluğuma dair hatırladığım en net enstantaneler ağzımı açıp yüksek desibelden ağlamaya başlayacağım o şaşkınlık anında -ağız, göz, burun bi titrer ya böyle- abimin dehşete kapılmış yüz ifadesiyle -ağzımı kapatmak için- yanıma koştuğu anlardır, hep şöyle derdi: kardeşim, kardeşim.. -ay üf şimdi ağlıycam cidden, mola veriyorum- /devam/ yani bunu öyle bir tonlamayla söylerdi ki, sanki üstüme kamyon düşmüş veya bi uzvum kopmuş da veya ne bileyim öldüm ölecekmişim de son nefesimde yanıma koşuyormuş gibi, benimkisi sırf küçük kardeş yaygaracılığı oysa ki, he canımın yandığı anlar da olurdu tabi. abimin öyle zamanlarda bana bakışını hiçbir zaman unutacağımı sanmıyorum, kendi canı yansa öyle bir panik haline bürünmez, ama ben onun küçük kardeşiyim ya işte, hep ondan.
söz temsil[5]: beyza’nın sürpriz doğum günü partisinden kalma balonların salonun muhtelif köşelerinde hayatlarını sürdürdükleri sıradan bir gündü. bazılarının havası inmiş, /benim şişirdiğim tek balondan 1 cm^3 eksilmemişti o ayrı/ bazılarının üstüne mi bastığımızdan mı ne olduysa yamulmuştu, ara ara oynuyor, tişörtümüzün içine sokup dilber hala göğsü yaparak bayağılaşıyorduk. o günü özel yapan asıl şey abimin de salonumuzda bulunmasıydı ve biz masum bir balonun tehlikeli ellerde nasıl bir gizli silaha dönüşebildiğini gören sayılı kişiler olarak insanlık tarihinde yerlerimizi almıştık. o gün abimin karnına koyduğu balonla bana göbek atabileceğini keşfettiği gündü. /göbek atmak derken hani basketbolcular göğüs çarpıştırır ya, onun gibi işte/ bu saldırıya göz yummayacak kadar cengaver olduğumdan, ben de göbeğime bir balon koymuştum, fakat abimin atakları karşısında zor ayakta duruyor, oraya buraya öteleniyordum. çarpışmalarımızı heyecanla izleyen özlem “aa bebişim çok pasif kalıyorsun, bence daha atak olabilirsin, düşmanını yenebilirsin, unutma gubbik gubuktan üstündür” diyerek talihsiz ve anlaşılmaz bir söyleme imza attı. ben bu gizemli komutun etkisiyle, göbeğimdeki balonla abimin göbeğindeki balona doğru atak yaptım, ama bir hata yaptım, bu atağı zıplayarak yapmak gibi ölümcül bir hata. abim göbek-atağıma öyle bir kontra-göbek yaptı ki, ömrü hayatımda o saniyeye kadar öyle bir etkiye tepki görmeyen naif vüğcudum uçtu, uçtu, uçtu, yere indi, geri geri sendeledi, yere düştü, sürüklenirken popomun üstünde birkaç defa zıpladı ve ben gözüpek kafamı taa salon kapısının kenarına furdum. /!/ kafam acıdı, gülmek istedim, kafam çok acıdı, deli gibi gülmek istedim, kafaaaam, dayanamadım ve aslında iki saniye süren o bocalama anından sonra ağlayarak gülmeye başladım. abim, tam olarak şu yukarıdaki paragrafta anlattığım gibi baktı bana, canımın yanmasıyla biten şiddet dolu boğuşma anlarımızın tümü gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti, abim bana sarılırken ve hepimiz deli gibi gülerken kafam çok acımaya hala devam ediyordu. bu olay abimi ne kadar çok sevdiğimi anlamama sebep olmuş kutlu bir şeydir. /o darbeden sonra çok sağlıklı düşünümemeye başladım zate, gamyön/
