anne, ben geldim.

Cumartesi, Kasım 28th, 2009

seninle nasıl anlaşacağımıza dair duyduğum kaygılar, yanıbaşında oturan o sevimli çevirmeni gördüğümde havaya uçuştu nikolay, buradan bir kez daha spasiva! (uçuşmak tam olarak karahindiba tüylerine üflenmesi gibi oldu)

*

ülkemizde petroliyer mühendislerine verilen önem ile rusya’da petroljna mühendislerine verilen önem arasındaki farkı, görüşmeye geldiğimiz şirketin adını söylediğimizde sergey’in “where’s your limo?” demesinden anladım. şimdi sen büfeden bi şey alırken tanıştığın rusların bizim şirket için geldiğini duysan  hiç de “veriz yor limo?” filan demezsin. hadi bi yanlışlık yaptın ve dedin diyelim, hiç de komik olmaz bu, “oh yeah you’re right” diyip, bizim şirkettekilere “veriz may limo?” derler, uğraş dur işin gücün yoksa, devleti zarara sokan espriler yapmayın bak tamam mı öptüm.

*

exchange makinası var mesela, dil seçimi yapana kadar ilerliyosun, yuesdalırz tu rubılz ok, tam english’i tıkladığında sonraki seçenek rusça geliyor, maytap mı geçiyorski diye bakarken yardımına maksim koşuyor, ruslara kanın kaynıyorova.

*

yanımdan bi kız geçti, o an yurdumu fevkalade özlediğimi hissettim.

*

exchange makinesi o kadar çok gürültü çıkarıyordu ki “galiba gerçekten dolarları kesip biçip ruble yapıyor” dedim, bunu türkçe söyledim, iki saniye sonra aynı şeyi maksim söyledi ingilizce, garip bi şekilde mutlu oldum, “ben de az önce aynı şeyi söylüyordum” demedim, “ya da bonus olarak kahve vericek gibi” dedim, güldük.

*

nazik bir biçimde yanıma yaklaştı, şaşırarak ona baktım. “you have a beautiful voice, especially when you ask a question it’s like a bird singing that it’s a pleasure for me to interpret.” son derece kızararak ve mahçupça gülümseyerek sadece “thank you” diyebildim. sonrasında yanına giderek düzgün diksiyonu ve telaşa hiç mahal vermeyen konuşma hızından ötürü o zevkin bana ait olduğunu söyledim, azıcık daha muhabbet ettik, bir gün boyunca her türlü teknik bilgiyi sesinden beynime işlediğim, konuşmasına hayran olduğum -ve adının nasıl yazıldığını bilmediğim- kanadi, uluslararası bir platformda alabileceğim en kibar iltifatı bana hediye etmesinin yanısıra nikolay’ı sevmemi sağladı. anlayamadığımız bir insanı/şeyi gerçekten sevemeyiz.

*

çekik gözlerinden ötürü koreli sandığım çocuğun aslında çinli olduğunu belirtme cümlesi: “no no i’m not korean, i work in malaysia but i was made in china!”

gene aynı çocukla (danny) yemek yerken konuşuyoruz, bize kızların yediklerine her zaman dikkat ettiğini, bizim de bu yediğimiz azıcık şeylerle zayıflayacağımızı söyledi, “sen de bizim kadar yiyorsun” demem üzerine “benim zayıflamam gerek, kız arkadaşım evlenmeden önce zayıflamam gerektiğini söyledi, kameraya sığmıyormuşum” dedi. konu bizim evli olup olmadığımıza geldi, “ben evli değilim” diyince tam da bir ilkokul çocuğu cinliğiyle biraz uzağımızda oturan ekonomistlerini gözleriyle işaret ederek “ben sana birisini buldum bile” dedi. dedim “i have a boyfriend”, dedi “one more in malaysia won’t be a problem”. güldük bir sürü, sonra yanındaki koreliye “sizin çocuğunuz var mı?” dedi, adam bekar olduğunu söylediğinde danny bana aynı göz belertmesiyle “the guy is single!” bakışı baktı ve içimden “allah seni davul etmesin danny” dedim, kısa bi sessizlik oldu, yüzüm kızardı ama gülme krizinden.

*

iki gün süren toplantıların sonunda tüm proje liderleri (bu kelimenin türkçesine da hafif tav oluyorum ama neyse) iyi dileklerini sundu, bizim proje liderimiz “inşallah bir dahaki toplantımız ankara’da olur” gibi bi şey söyledi, malezyalı şirketin proje lideri “kuala lumpur’a da bekleriz” derken, danny gene aynı işmarla “kuala lumpur” diyerek sağ başparmağıyla ekonomistlerini gösteriyordu. ortamın ciddiyeti ve danny’nin hareketlerini aynı mekana entegre etmeye çalışan zavallı beynim gülmek için yaratılmış tüm yanlarımı zor tuttu. vedalaşma esnasında malezyalı ekonomist tam yürüyeceğim yerde daha önce bardak kırıldığını gösterip “be careful” dediğinde, danny “you see, he’s a nice guy, he cares about you!” diyordu. yıllardır annemden görmediğim çöpçatanlığı bi günde çinli bi çocuktan gördüm. keşke kuala lumpur o kadar uzak olmasaydı, danny’le arkadaş olurdum yeminle.

*

*

sonra eve geldim, kapıyı annem açtı, “hoşgeldin yavrum!” dedi, sarıldık.

.