ofisteki pembe kulaklar [gerilim]

Perşembe, Aralık 17th, 2009

in my humble opinion, “cool” kelimesinin sözlük karşılığı bir adam olsaydı şayet, o kesinlikle ve kesinlikle vincent chase olurdu. çünkü vince’in cool olma durumunun ne yağuşıklılık, ne zeka, ne ukalalık, ne güzel giyinmek, “cool” olma hangi konvansiyonel parametrelerle ölçülüyorsa, bunların hiçbiriyle alakası yok. sadece ve sadece vince’in rahat bir adam oluşu, resssmen rahat oluşu! vince için hiçbi şeyin (para, pul, şan, şöhret, kızlarrr) önemi yok, arkadaşları ve onların mutluluğu dışında. bir de eric’e bakalım, mr. suit, mr. schedule, mr. plan. bence ben eric’e benziyorum, yani bazı yönlerden. ben eric olsam ve vince yanıma gelse şöyle desin isterim: “hey eric, takma kafana tokadan başka! orrayt?” (eric de çok efendi çocuktur ha, yabana atmayayım) böyle beylik laflar etmeyi de paşa babamdan öğrendim, sözlük karşılığı olmak filan, hayır ailede böyle konuşan da yok, hep televizyondan öğreniyor çocuk.

* * *

iş yerinde yan oda arkadaşım olan fatih, basri’yi iş yerine getirdi. basri’yle ilgili bilinen en şaşırtıcı gerçekse basri’nin pembe kulakları, bembeyaz pofidik kuyruğuyla basbayağı bir tavşan olması. bütün kızlar yan odaya doluştu, amanın da, hanimiş de, bu basri miymiş de, şunun tatlılığına bakmışmış. çocukluğumda annemin hastalıklı hijyen kaygısı sebebiyle pek hayvan sevgisiyle büyüyemedim ben, genelde hayvanlara uzaktan baktım, hala da öyle bakıyorum, uzaktan. gerçi suçu anneme atmayayım, vakti zamanında kendi boyunda bi köpeği kucakladığı bi genç kızlık fotoğrafını görmüştüm. koşarak yanına gitmiş, “anneee! bu köpek kim?” demiştim. adını söylemişti ya, şimdi hatırlamıyorum, sadece çok ama çok şaşırmıştım, bay köpeğin ön bacakları annemin ellerinde, vay be, anneme de bak, konuyu da çok fena dağıttım ama toplıycam. o sabahın ilk mesai dakikalarını basri’yi severek geçiren bütün kızların basri’ye yönelttiği sevgi sözcükleri benim odama sekiyordu, banttan. ya da sevgi sözcüklerini kâfî miktarda dinlediğim için  beynimde bant kaydına dönüşmüşlerdi. dedim yav, dur dedim gidip ben de bakayım bir şu basri’ye, bakiyim de ne kadar da datlı kim bilir, biraz da ben saydırayım şu minişli, sevişli, sövüşlü kelimelerden. az önce dur dediğim kendimi geride bırakıp basri’nin yanına gittim. “günaydın fatih, günaydın tüm kızlar, eneeee basri’ye bak, pembe kulakları var bunun, kuyruğu da pofid..” cümlemi tamamlayamadım. cümlem ağzımdan döküldüğü esnada basri’yi görebilmek için bir perde gibiymişlercesine usulca araladığım tüm kızlar topluluğunda en nihayetinde bir delik açmıştım ki, basri’yle göz göze geldik. işin kötü yani durum yalnızca bundan ibaret, sadece göz göze geldik, bu kadar, ağzımda basri’yi mest edecek sevgi söğzcükleri de, dilim, yüzüm, ellerim, tüm bedenim ve hatta ruhumla birlikte dondular, saniyeler içinde kristalleşip, “ay yerim ben bunu ayol şuna bak, yerim yerim!” diyerek öne atılan kızın kol darbesini yemesiyle yere devrilerek tuz buz oldular. neyse ki tedarikli bir insanım, odamda bıraktığım kendim sesi duymuş olacak ki koşarak geldi, el çabukluğuyla beni yerden süpürüp geri dönüşüm kutusuna attı. geri dönüşüm kutusu içinde, üstüne serpildiğim teksir kağıtları üzerinden tedirgin bir ses tonuyla şöyle dediğini duydum: “bu tavşanın gözleri.. bu tavşan, ne kadar büyük, gözleri de şey, mısır tanrıçasına benziyor, sanki nefertiti gibi, lanetini az sonra üzerimize savuracak, size normal mi geliyor şimdi, korktum ben ya..” kimse bu söylediklerine anlam veremedi, “nasıl ya, neyden korkuyosun, valla anlamadık?” dediler. zavallı kendim, derdini anlatamadı, hayvanın gözlerinin iriliği gerçek bir ceylan gözü kadar ve aynı ceylan gözü gibi sürmeli olunca, herkesin dünya tatlısı muamelesi yaptığı tavşana bir kabusmuş gibi uzaktan bakıp yanına yaklaşamadı bile. odasına gidip “bende mi bir acayiplik var?” diye düşünürken su bardağından duble çayını yudumlayışını duyabiliyordum.

gerçeklik eki: şimdi sol veya sağ elinizin baş ve işaret parmaklarını birleştirerek dalgıçların “ok” demeye getirdiği o işaretten yapın. işte basri’nin göz büyüklüğü o kadardı ve ceylan değil al igüven’in gözleri kadar sürmeliydi gözleri.

.