benim küçük uzayım
Pazartesi, Ekim 10th, 2011
“salona bak be.. kaç metrekare acaba? şu koltukların arasındaki mesafeye, hatta koltukla sehpa ve hatta onu da geçtim sehpayla masa arasındaki devasa mesafeye de bi bak! yo hayır, hiç de haksız sayılmam, insanın golf arabasıyla hareket edesi geliyor”, diye düşündüm. adı geçen salon bir başkasının değil, iki yıldır oturmakta olduğum evin salonu. aslına bakarsanız büyük de sayılmaz, fakat bende son zamanlarda tavan daha da yükseliyor, taban bi genişliyor, “salon adlı küçük uzayım resmen genleşiyor” hissiyatı var. bu genleşme ısınarak değil de, soğuyarak ve grileşerek oluyor, nasıl anlatsam, sanki dışarıda bi sıcaklık/süperlik çekirdeği var, bu çekirdek enerji soğurdukça dışında kalanlar soğuyup, renksizleşip, söbüleşme gibi bi olayla büyüyor. salonum dış mihraklar tarafından soğruldukça ben ve eşyalarım salonda giderek küçülüyoruz! ivit. önemli olan sakin kalabilmek. ben de öyle yabtım, hemen kendime süper sıcak samimi bi ortam yaratmak için önce üstüme uzun kollu bi şeyler giyip, sonra da kollarımı sıvadım, paçalarımı sıvamadım çünkü dereği daha görmemiştim, derken zil çaldı! kapıyı açtım, “amanın boo! hoşgeldin geç içeri, geç soluklan!” dedim. tüm bu iğrenç şeyleri yazmama olanak sağladığı için gerçek adı “mary cathleen collins” olan kadim dostum “bo derek”e yürekten teşekkür edip onu alkışlarla masasına uğurladım. -thanks bo- ardından kendimi hummalı bir beyin fırtınası çalışmasının ortasında buldum. üçlü kanepeyi nereye koyacaktım, tekli koltuklar nerede duracaktı, televizyonun yeri değişmeli miydi, peki ya kablolar istediğim yerlere yetişecek mi yoksa her taraf üçlü uzatma kablosu mu dolacaktı, masa.. en başından beri istediğim gibi onu kaloriferin önüne koyabilecek miydim.. tüm bu sorular çılgınca aklımda dönüyordu. derken bir çeşit sanrıya kapılmışçasına koltukları oraya buraya ötelemeye başladım. alt katın dükkan olmasından cesaret alarak hayvan gibi koltukları ittiriyor, frekansı frekans olduğuna pişman eden, desibelin sınırlarına şiğir okuyan sesler çıkarıyordum, ve o kadar gıcıktım ki ses frekansını özellikle insanın algılayabileceği en yüksek seviyede tutuyor, insan algısının dışına çıkıp sessizlik içinde çalışmak istemiyordum. beyin fırtınası gerçek olmuştu, bi süre sonra sadece düşünce gücümle eşyaları oynatabiliyor, yani diğer bir deyişle ittirip kaktırıp iç börkütücü seslerin tümünü büyük bir ustalıkla çıkarabiliyordum. derken zil çaldı! kapıya baktım kimse yok. zil tekrar çaldı. bi baktım meğerse masasına uğurladığım can dost bo derek canı sıkıldığı için önündeki butona basıp duruyormuş. ona baktığım görünce “harf aliyim?” dedi. duymamazlıktan geldim. “tahmin ediyim o zaman, komentüpeltü?” dedi. uğraşmiyim şunla şimdi diye “evet doğru bildin bo, salonda koltuk, kanepe ve eşya düzenleme sanatına komentüpeltü deniyor, dö pua!” diyip işime devam ettim. sevindi garibim. neyssss.. onlan daha fazla kaybedecek vaktim yoktu. aynı çizgifilmlerdeki gibi salonun ortasında bi hortum yarattım ve o trans halde salonu hiçbir akımın adını vermeye cesaret edemeyeceği bir çizgide düzenledim. değişik oldu. kahve yaptım. bo’yla içtik. özlem de olsa güzel olurdu diye düşündüm.. öyle düşününce salon azcık daha büyüyor gibi oldu. kendimi hemen başka şeyler düşünmeye zorladım. gözüm seyirdi. (duvardaki ufak bir çatlağa odaklanarak ve yakınlaşarak bit)
