Salı, Nisan 22nd, 2008
- aaa ödül mü vercekler sana, ne o?
- ya işte kaydoldum, sevenlerim oy vericek belki.
kısık gözleriyle yüzünü duvara dönüp, elleriyle hayali bir düzlem çizerek:
- şuraya bi ödül dolabı yaptırırız.
* * *
umut’un geçen sene bize aldığı iki küçük saksı çiçek, isimlerini ben koydum: benimki timur, özlem’inki tijen. tijen’in çiçeği çoktu, o daha çok kadına benziyor, narin. benim timur ise turgoruna kuvvet bir delikanlı. iki çiçeğin de bakımından özlem sorumlu çünkü benim bitki fobim var. fobi derken, öyle değil. ya ölürse diye korkumdan. zamanında bir filmden heves edip aldığım bir saksı beyaz sıklameni -karlı bir akşamda kolumun altında kızılay’dan yüzüncü yıl’a kadar taşıyıp- iyelik eklerinden bağımsız seveyim derken, susuzluktan mı yoksa çok sudan mı öldürdüm hiç bilemedim. iyi ki özlem var, o bitkilere aşık, her ikisine de eşit miktarda su, sevgi, ilgi, alaka derken derken, tijen’in çiçekleri azalmaya başladı, timur’un çiçekleri hepten yok oldu, tijen kurumaya başladı, timur direniyor, koçum! sap gibisin ama yaşıyosun, hahaha! tijen’in ölümüyle özlem timur’un bakımını da umursamamaya başladı. timur kendisiyle ilgilenilmedikçe bir güzelleşti, bir yeşilleşti! işte o an, timur’la benzeştiğimizi düşündüm, arsız bi çiçek, kendisiyle ilgilenilmeyince iyileşiyor. özlem bunu fark edince, timur’u fazla ilgiden öldürme planları yapmaya başladı, kendi tijen’i öldü ya, kıskanç! fazla fazla su, haddinden fazla çiçek coşturan, toprak değiştirmeler, öpme diyorum öpüyor bi de! bu kadar ilgiye kim dayanabilirdi ki, timur’u geçen hafta kaybettik.
ama güzel bir şey oldu, özlem tijen’in saksısına kocaman bi avakado çekirdeği gömmüştü. bunu yaparken onu görmenizi isterdim: kürdanla dişini karıştıran göbekli amca lakayıtlığını, yeraltı laboratuvarında kendi kendine çılgın deneyler yapan bilim adamı pozlarıyla birleştirebilen yegane insandır kendisi. dün akşam bi baktık, avakado upuzun bi filiz vermiş! özlem çok mutlu oldu, bense fırat’ın aramızda belirip “ben sevmiyorum ki öyle çiçeği *tüme benzemiş..” dediğini hayal ettim.
.
| category: hasret'le domestik maceralar kuşağı |
by: remedios |
Pazartesi, Nisan 21st, 2008
cennet değil bilim adına, kamacı’dan 100 almak hayali uğruna doğruyu bulmak. “hocam bunlar gerçek hayatta ne işimize yarıycak?” diyen dillere büber sürmek. kara tahtaya sınav süresinin yanına “dünyada ölümden başkası yalan” yazmakta, kağıtları “afiyet olsun” diyerek dağıtmakta haklıymışsınız hocam, nitekim oldu. her anahtar problemi çözecek diye bir şey yok. ahaha soyçi bana göz kırptı, kesin benden hoşlanıyo!

.
| category: ben yaptım, alo şüröd? |
by: remedios |
Çarşamba, Nisan 16th, 2008
i) iki nokta arasındaki en kısa mesafe -bilindiği gibi bu ‘en kısa mesafe’ teorik olup, gerçek mesafe ölçümleri bu değerin üstünde gerçekleşmektedir- benim için hiçbir zaman doğru olmadı. [bu mesafenin onaylanması, yol, yer üstü ve bilinçaltı lokasyonunun yapılması hususunu uygun görüşle, takdir ve tensiplerinize arz ederim]

ii) herkesin mutlu mutlu yemeğini yediği masada, garsonun getirmeyi unuttuğu sipariş gibi hayallerim, iptal edin lütfen, artık istemiyorum. [mantık müdürlüğünün 16.04.2008 tarih ve 1040 sayılı olur’ları ile -benliğin kaldıramayacağı derecede yorucu olması gerekçesiyle- “çapraşık hayaller” olarak terk edilmiştir]

iii) tam iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi buldum derken, gördüm ki o ‘doğru’ değil, asistoliymiş. [elektro şok seferlerinin iptal olması sebebiyle, hayalleri elinde kalan atonik arkadaşlar, biletix’e gidip hayallerini geri vererek ruhlarını geri alabilirler]

iv) iki nokta arasındaki olması istenen mesafe bir ütopyadır. [üç nokta]

.
| category: ben yaptım, evren tam bir matematik, alo şüröd? |
by: remedios |
Pazartesi, Nisan 14th, 2008
gözlerim göz yuvalarında hareket ederken ağrıdığı için izin alıp eve geldim. buraya kadar her şey normal. izlemek için bilgisayar yanında beklettiğim iki filmi -tabi ki gözlerimi hareket ettirmeden- üst üste izlemek için bulunmaz fırsat, bu da normal. peki ya iki filmin de bitiş cümlerinin mot à mot aynı olması, what the f*ck is goin on here s’il vout plait diyesim geldi. ama aslında çok da sevindim, çünkü bu iki filmi arka arkaya izleyince romantizme olan bezelye büyüklüğündeki inancım astronomik ölçülerde zedelendi.
film #1: | film #2:
- baby, you are gonna miss that plane. | - but you know you’re gonna miss your flight?
- i know. | - i know.
elime kamerayı alıp sokağa çıksam, yanından geçtiğim her çifte bu iki cümleyi söylettirsem, böyle duygusuz duygusuz, kağıttan şiir okur gibi donuk donuk söyleseler bu iki cümleyi, arka arkaya tekrarlanan kelimeler gibi -bu iki cümleye yüklediklerim dahil- tüm anlamlar kaybolsa, düşündüklerimin kırılma indisi, kafamın içinde ve ağzımın dışında aynı olsa, tam o an netleşsem, dış mihrak olduğum anlaşılınca kurşuna dizilsem ama tam vurulurken bile viva la bilmem ne filan desem.
[on sekiz mart 2008, evdeyken]
* * *
“günümüz filmleri yalnızca bir hayal dünyası sunuyorlar ve insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan yoksunlar. bu ülkede, insanlar duygusal olarak yirmi bir yaşında ölüyorlar. belki de daha erken… bir sanatçı olarak benim sorumluluğum, onların ayakta kalmalarını, hiç değilse yirmi biri dolduracak kadar yaşayabilmelerini sağlamak. (…)” - john cassavetes
* * *
kaç kenarlı olduğunu bilmediğim bir çokgenin hangi köşesinde olduğumu aramaktan yoruldum. ellerim, ayaklarım, gözlerim bağlı, bir kol boyu yarı çapta dört dönüyorum. [en azından çapınızı biliniz my lady] biliyorum, ne yazık ki, çok malesef ki. hassas dengeler palangasında tek bacağımdan asılmış, hesaplarımın kaldırabileceği max hata payı: ± 1 angström. merkezkaçıyorum. kendimi yoruyorum, kendimi yoruyorum, beni yoruyorsunuz, kendimi yoruyorum. belki de daha çok mesaiye kalmalıyım, her akşam kalmalıyım, kendimi sadece ben daha da çok yormalıyım.
[bi mesai sonrası bi zaman]
.
| category: enteLLektüel diyenleri o fazladan L'yle sopalayan adam, tam bir kadın, evren tam bir matematik |
by: remedios |
Pazartesi, Nisan 7th, 2008
artık hiç kimse, büyük sarı bir telefon rehberinde -küçük heyecanlı işaret parmağıyla takip etmeye çalışarak- aramayacak soyadımızı. pazartesi günü kümeler değişirken yanında olmak istediklerimizin yakınına oturtulmamız söz konusu değil. kare içine teğet hapsolmuş bir dairenin taranmış garip yanlarının alanını hesaplayandan -sırf zekasından etkilendik diye- hoşlanmaya devam etme lüksümüz yok. son on yedi yıldır hiçbir ilkokul üç öğrencisinin saç fırçasını mikrofon yapıp kendinden geçerek “papa don’t preach”i söylemeye veya “you can’t touch this”te dans etmeye çalıştığı görülmedi. teöman’ın “ouv papatya”sı ve ayna’nın “ölünce sevemezsem seni” şarkısının arka arkaya çekildiği, -dönemin öğrencileri tarafından çok sevilen- ortaokul servisi karışık kaseti dün sokağa atıldı. daha da kötüsü, hiçbir çocuk atılan kasetin bantlarını çıkararak, yerde sürüyerek, -hayaller kurarak- rüzgara savurarak oynamaya tenezzül etmedi. tepedeki çimenliğin de yanıp, bitip, kül olduğu bize ulaşan haberler arasında. şimdi bizden ayrılabilirsiniz. çünkü ispatı olmayan şeylere inanmayı hiçbir bilim/akıl kabul etmiyor. mesela biz bırakıyoruz. give up gibi değil, let it go gibi. uçsun. gitsin. azat. acil demokrasi!
* * *
şimdi lütfen herkes kendi cennetine. bunda üzülecek bir şey yok. benim bile var: sigara, sigara, çay, sigara cenneti, no:86, kat:11
* * *
cennetimde dirseğe kadar uzanan, siyah, saten görünümlü bulaşık eldiveni icat ettim. hatta saten olsun ve aynı zamanda geçirimsiz ve termal yalıtkan olsun, masraftan kaçınmaya gerek yok. cennetimde para birimi pılip. [kafada sarı hale belirirken çıkan sese eşittir]
* * *
uğur gürsoy’un fırat’ına karşı tarifi çok ama çok güç duygular besliyorum. yemin ederim gözlerim doluyor. okuyunca anlarsınız belki okursanız -okumak isterseniz-
“burası benim evimmiş..”
.
| category: Ruhi Bey - 30 derece pamuklu |
by: remedios |