n

Cuma, Haziran 20th, 2008

gezi defterime ilk notlarımı bolu civarındaki otobüs molasında bir ayran eşliğinde yazmam, uluslararası satırlarıma folklorik bir giriş. nasıl da hevesliyim, gezi defteri ya, yazıcam hemen, illa hemen yazıcam, şartlanmış beyin:

* ankara’dan istanbul’a gelirken çok deyişik bi şey oldu günlük, yok, ııığ, gezi defteri -ne kişiliksiz bi şeymişsin hitap bile edilmiyosun, oysa günlük olsaydın sana hep günlük derdim ve notlarıma insanın içini kucaklayıveren, süper samimi bi hava katardım- işte o değişik şey bolu’da verilen mola, inanabiliyo musun şuğan o moladan yazıyorum bunları!! bütün yolcular çok şaşkın, bense vizyonu doğuştan geniş bi kişi olarak sakin sakin ayranımı yudumluyorum, hem de pipetle -geniş vizyon dedim orayı tekrar oku- özlem içine 1 ytl atılınca resim gösteren “resimli dünya turu” diye bi alet gördü, hemen aklını başına getirdim: hayır dostum, hayır, hayır, daha önümüzde çılgın bir seyahat var, resimlerle yetinemeyiz, üstelik herşeyin parasını ödedik, aptal olma.

* sevgili gezi defteri, sana günlük demeye karar verdim, bence zaten sen de öyle olmasını istiyorsun. istanbul’a geldik, kapıyı feyzul açtı, kendisinde gram heyecan yok, sanki zorla götürüyoruz, gelme be, ehe, ama parasını önceden ödediği için gelmek zorunda. uff, daha çantalarını bile hazırlamamışlar! özlem saf olduğu için feyzul’a çanta hazırlamasında yardım etmekle meşgul, ben etmiyorum, ne etçem, yüklemişim her türlü minik tester kabına sekiz güne yetip de artacak kadar jel-tonik-krem, kafam rahat, vizyonum geniş dedim di mi, bundan sonra genişlemez zaten, olsa olsa genleşir. şimdi salonda sigara içip senle konuşuyorum günlük, bu seyahatte en iyi dostum sen olcaksın ve bu üç denyıl bunu hiç bilmiycek.

* günaydın günlük, sabah erkenden uyandık, erman bizi almaya geldi, şimdi arabadayız, bizi havaalanına götürüyo, feyza $ 100 karşılığında dedi ama ben vermiycem. yurt dışına gidiyorum nasıl olsa, sonra da izimi bi şekilde kaybettiririm ve filmimsi böyle maceramsı, polisiye bi tat olur diye düşünüyorum. erman’ın suratında şöyle bi ifade var: “siz şimdi dört kız.. hey allah’ım, hadi bakalım hayırlısı.” erman’ın suratında bi de böcürmüş kırmızı gözleri var, sabah akşam tez yazmaktan zonbi gibi olmuş, yoksa versem mi $ 100, dörde bölünce $ 25, çok da bi şey değil aslında ama aklıma daha iyi bi fikir geldi: erman ben feyza’ya verdim o sana vermedi mi, derim, kesin bana inanır bence, sevgilisine mi inancak, haha, daha avrupa görmedim ama vizyon patlaması yaşıyorum dikkat ettiysen.

* meraba günlük, daha uçağa binmedik, onu söyliyim dedim. havaalanına gelip çantalarımızı arabadan çıkardığımız anda özlem’in kamerayı evde unuttuğunu anladık. bi de, özlem güneş’in kuzenine aldığı düğün hediyesi sarı çaydanlık poşetini çöp sanıp, olimpiyatlarda gülle sallar gibi çöp kutusuna fıydırmış. feyza’yla yanyana gelip gelip gülüyoruz, hehehehe, özlem’in yanında gülemiyoruz çünkü kızar, güneş’in yanında da gülmüyoruz çünkü o çaydanlığı bir hafta boyunca aramış, rencide olmasınlar diye uzağa gidip gidip gülüyoruz, biz çok kral dostlarız, bi de feyza’yla güneş’in turist şapkaları çok komik, o şapkalara gülmek için de özlem’in yanına gidip gidip gülüyorum, en kral benim.

* hi günlük! havaya gireyim istedim. şimdi uçaktayız ve feyza hemen arkamızda eski fitbolcu tanju ç.’ın oturduğunu farketti. tanju çok garip bi insanmış, bizim lisede bile yapmadığımız hareketleri yapıyor, ilgi çekmek isteyen şımarık ünlümsü triplerinde, hayır azıcık alçak sesle konuşsa zerre yorum yapmıycam hakkında ama uykumdan uyandırdı! zaten güneş de “uyumaaa!” diyip duruyor, sanki uyusam aynı yere gitmiycez ben geri kalıcam, uyumıycakmışım, beraber heyecanlancakmışız, şu satırlar bitsin, ben öküz gibi uyucam, hehe.

* ay günlük şu anda amsterdam’dayız! gerçi havaalanında bekliyoruz ama olsun, güneş’in eniştesi bizi almaya geliyomuş. schiphol havaalanı dışında bi yer görmememize rağmen garip, enternasyonel bi heyecan yaşıyoruz, yoksa havaalanında fotoğraf çekmemizin hiçbi açıklaması yok yani. tabi heyecan konsepti gereği her şeye uzaydan düşmüşüm gibi bakıyorum ben, galiba beynim gene şartlandı, onu bu durumdan kurtarmalıyım. bi de eskisi kadar sık yazamayabilirim darılmaca, gücenmece yok, herkes sınırını bilsin. -avrupa görünce hemen değiştim-

* düz yolda yürürken kaldırıma neden trafik lambası ve bariyer koyarlar diye düşünmedim değil tabi. sağa baktım, sola baktım, tramvay yok, bisiklet yok, ee, ne ki şimdi bu kaldırım lambası? düz köprü işte, lambanın varoluş sebebi üzerine tek yorum yapmadan, hatta birbirimize lambanın varlığını bile hatırlatmadan yürümeye devam ettik. bizimle aynı kaldırım üstünde bulunan, 20-30 m ilerimizde duran insanlar gene bir bariyerin ardından bize niye el kol işaretleri yapıyorlar anlayamadık. yürüdük, yürüdük ve insanların arkasında beklemekte olduğu bariyerin önüne geldik. bense aramızdaki bu engele hala anlam veremiyordum, neden bu insanlarla düz bir yolda kaldırımın ortasına konulmuş bir çubuğun iki tarafından birbirimize bakıyorduk, içten içe vizyon genleşmesi anlarından biri olacak diye düşündüm, ta ki içlerinden birisi arkamızı işaret edene kadar: meğerse 30 sn önce üstünde yürümekte olduğumuz köprü, ketçap kapağı misali kademe kademe yukarı doğru kalkıyormuş, ouch! neyse ki kritik noktayı çoktan geçmiştik ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmek genlerimiz gereğiydi. yürümeye devam ettikçe özlem’in suratı turşu gibi oldu, açlıktan ölcek sandık, yemek yenicek bi yer göremedik, sonuçta buraların yabancısıydık, dışında kocaman bi patates maketi olan büfeyi görünce özlem hayata daha bi sıkı bağlandı. az önce aldığı sandviçi 55 saniyede bitirdi. rotterdam’da hava çok soğuk, üşüyoruz, patates kızartması yağı da garip kokuyor.

* den haag, rotterdam’a göre daha bi sevimli, sıcaktı, öyle sıcak değil çünkü hava sıcaklığı kaç derece bilmemekle beraber donmaya devam ettik, memlekette kapı arkasına asılmış montlarımızın hayalini kurduk, güneş’e paçalarını bileğinden bağlamayı teklif ettim, hatta demo versiyon olarak bağladım bile ama beğenmedi! çok da fifi, üşürsen üşü diyip mesafeli, modern insan çizgimi yarattım. her yerde yığınla park edilmiş bisikletler, bisiklet ovaları, bisiklet nehirleri, bisiklet tarlaları, muntazam binalar, muntazam evler, sokaklar ve muntazam her şeyler gördüm, hollanda’nın düzeni o anda bi boğdu beni, ilk gün büyüleyici geldiyse de, ikinci gün karar verdim: ben böyle yerde yaşayamam günlük, azıcık kaos [ahahaos] isterim, alışmadık şeyde şuy durmaz. bisikletler ve tramvaylar bir süre sonra paranoya yarattı bende, her an her yerden üstüme son hız gelmekte olan bir araç çıkabilirmiş gibi. sokaklarda joint kokusu, içimden yabancı dilimi geliştirip “it’s totally legal, eh?” filan dedim. ucundan birazcık uzay keki yemek istedik ama coffee shop’lara adım atmaya burnumuzun direği el vermedi, gönül uslu uslu söz dinledi. güneş’in hepimiz tarafından kabul gören bi iddiası oldu: bence bu kafelerde joint içmiyor, ot kavurması yapıyorlar.

* metro istasyonunda 4 farklı fotoğraf karesi çeken o kabine girip, racon gereği dil çıkarmalı ve şaşı gözlü garip pozlar verip, “filmlerden özenilerek yapılacaklar” listesindeki bir maddenin daha üstünü karaladık. madame tussaud’s beklentilerimizin çok çok üstünde bir eğlence merkezi gibiydi, ya da biz hala küçük şeylerden mutlu olabilen filanca organizmalarız. özellikle, balmumu heykel sanılsın ve sonra hareket edince insanlar korksun diye o karanlık yerde duran kadın üstümüze doğru gelince feyzul’un verdiği reaksiyon görmeye değerdi, hele bi de kadın buna doğru yaklaşınca çığlık çığlığa “don’t!” m’ont diye bağırmıyo mu, ahahaha, gülmekten öleyazdım, rezil etti tabi bizi, önümde duran on yaşındaki çocuğun kılı bile kıpırdamadı, biz türkler ekşın ve duygu insanıyız. benim en çok sevdiğim resim yıldızlı gece olduğu için rijk’s museum’un az ilerisinde van gogh müzesi’ne gittik, paul gaugin’i en az van gogh kadar sevebilirim gibi hissettim ve hemen sevdim. müzede özlem üstadımla yaptığımız sanat içerikli sohbetler muazzamdı. kanal gezisinden aklımda kalan sayılı bilgiden birisi, heineken’in tam bir cimriymiş olduğu. ikinci kez yediğimiz patates kızartmasının yağı da bi garipti, pattis hayallerimiz onarılamaz kırıklığa uğradı, midelerimiz mutlu olmadı. sabah gözümü aralayıp saati fark edince kalk borusu gibi öttüm: kızlar! saat altı buçuuuuk!!! güneş bana “önden gidip otobüsü durdurma görevi” verdi, 5 dakika içinde çantalarımızı hazırladık ve ben görev insanı olduğum için run forest run gibi koşmaya başladım, otobüs ağır çekim karşıdan geldi, yılmadım, koştum koştum koştum, otobüse el, kol ve hatta şoföre işmar ettim, bi kahraman gibi durdurdum otobüsü, “hi, we want to go to central station and this is our last chance to catch the train, three of my friends are running right now, can you wait?” o telaşta bile gramerden taviz vermemek, işte o bendim. baktım bizim üç denyıl topuklar popoya değerek otobüse doğru koşuyorlar, “here they are..” derken derin bir oh çektim, utrecht centraal, trendeyiz, uykusuz, passport control please, “özlem pasaportunu çantanda arama, çünkü bende” şimdi deli gibi uyucam günlük. sonlara doğru da savsakladım gibi oldu. on beş tatilde neden ödev olarak yazıldığı bilinmeyen günlük sayfaları gibi: dişimi fırçalayıp uyudum.

[günlük olarak böyle bi şey yazmadım tabi, hepsini orda yazmışım gibi kafadan attım]

.

fernweh

Cumartesi, Haziran 14th, 2008

vista kullanan baban mı var, derdin var. notepad’i bulana kadar canım çıktı. rapid diyor, link diyor, yahoo grupların en kral owner’ı ve çektiği kamera görüntülerinden screen shot alıp alamayacağımızı soruyor. batıda gezdiğim ülkerlerde ağız tadıyla yaşayamadığım kültür şokunu kim derdi ki baba evinde yaşayacağım. fotoğrafları picasaya atıp arkadaşlarına link olarak gönderirse prestij sahibi olacakmış. bense pencereden dışarı uzun uzun bakıp, iç çekerek “con tirivolti..” demek istiyorum, gene de yardım edicem tabi.

ev: üstü kapalı bir sürahinin üstüne özenle konulan dantel. çocuk oldum ben; güneş gördükçe açığa çıktı çillerim; parmak uçlarım yüzmekten buruştu, dönüşte çamlıca’dan dondurma da yedim. anneme “bana pijama dik” dedim; fatma teyzenin büzülmüş dudaklarıyla nükhetdru taklitleri ahaha; dikiş payları 1.5 cm olacak, uff pijamam çok harika; he-man’in kılıcı niyetine, gölgelerin gücü adına sırtımızdan çıkarıp yukarı uzattığımız french-curve’ü bugün ilk defa anneme patrondan kalıp çıkarmak için kullandım, üstüne adımı soyadımı yazmışım, güzel yazıyla, muhtemelen on yedi sene önce. yarın eve dönüyorum, artık gitmek değil, sadece eve dönmek istiyorum.

*sevgili dostlarım, şimdi işi gücü bırakıp, yoğun ısrarlarınız üzerine % 100 kişisel gezi notlarımı siz okuyuculara aktarmayı, “batı batı dedikleri” isminde bir kitap çıkarmayı nasıl da isterdim. her paragrafın başına “bu bölüm gereksiz, ben olsam okumazdım” şeklinde notlar düşerken nasıl da eğlenirdim. geliniz görünüz ki böyle bir şey yapmam sizde hayal kırıklığına sebep olacağı gibi, bana da bir eziyet olacaktır. çünkü gereksiz heyecan, görgüsüzlük, kibir gibi handikaplardan ustaca sıyrılarak tarafsız ve asil bir şekilde gözlemlerimi aktarabilecek yetiye malesef sahip değilim. üstelik biz sefil bloggerlar için, blog hezeyanlarımızın kağıda, mürekkebe dönüşmesi, içimizde yaşayan hayaletlerin ete, kemiğe bürünmesine eşit olduğundan, tasavvuru dahi dizlerimizin titremesine yol açmaktadır. elimizin altında edit/delete/undo gibi fonksiyonların bulunduğu, bu likit, bu esneme noktası sonsuza yakın, bu gerçekte gerçek olmayan dünyanın en güzel yanı elimizle tutulamaz oluşudur. gözle görüldüğü iddia edilen kısımsa usta bir ilüzyonistin el çabukluğu, siz okuyan güzel gözlerin yanılma isteğinden başka bir şey değildir.

eğer geride bıraktığımız şeylerin sonsuza dek arkamızda “eserimiz” olarak kalacağını bilseydik, belki de hiçbir şey yazmazdık. “einmal ist keinmal” sildiğimiz şeylere hiç olmamışlar taklidi yaptırıyoruz ve bu konuda oldukça iyiyiz, yabancılar buna “we’re pretty good at that” diyorlar. kendimizi zehirlemekte öyle ustalaşmışız ki, kendi kendimizin afyonu olmuşuz, uyuşturduğumuz yanlarımızdan bir “ben” yaratmak istemediğimiz gibi, gerçeğe adım atmak da pek umrumuzda değil, arada bir damarınıza basabiliyorsak ne mutlu bize. hiç olmamışlar gibi, delete, hiç olmadılar ki, hmm öyle mi demişim, edit, yok canım demedim, ay elim sürçtü, undo, kaldığımız yerden devam edelim. “gel blogunun aynısını kitap yapalım” deseler, -o nahif kalıbımı basarım ki- bunu hiçbir blogger kabul etmez. bu yüzden “batı batı dedikleri” adlı bir kitap çıkarmak şöyle dursun, gördüğüm sayılı ülke üzerine birkaç cümle sarf etsem, bu bile affınıza sığınmayı gerektiren büyük bir cesaret örneği olacaktır.

gene de kendime ve üç dostuma hiçbir iddiası olmayan ve gene bu üç dostumdan başka kimseye faydası olmayacak bir gezi hatırası bırakmak istiyorum. tek sebebi ise hatırlamak istemem, tam olarak burada hatırlamak ve hatırlanmak istemem, taslağı elimde sürünen bu yazımı toparlayabilirsem eğer, belki bölüm bölüm, belki topluca, ama unutmadan, mutlaka, bir ara.

*dostoyevski’nin sesinden okunacak.

.

ucuza getirildik, bir gecede satıldık, soğuk içildik, buradan yırtıldık, stoklarla sınırlıydık ve artık bizim modelimizden üretilmiyor beyefendi, taklitlerimize yöneliniz, tükendik. otuz mayıs, ist

.

ustam bize iki “dir” çek, kimin içinde ne var ne yok görelim. iki gün önce, hatalı/eksik ntoskrnl.exe dosyasını komutlarla kurtarmaya çalışırken

.

“kendimi şanslı hissediyorum” yalnızca guugıl’da bir buton değil imiş. subject: Re canlarım, / from meh

.

packed myself back
now i’ll sing forth

Perşembe, Mayıs 29th, 2008

kasaların üstünde duran bir sürü zerzevatın önünde, çaktırmadan nektarin kokularını içe çek, ay amaan çaktırarak çek ne var ki, hrmmf.. ne biçim de güzel kokuyo [içimdeki fırat konuştu] poşet her zamanki gibi açılmamakta ısrarlı, ama şimdi parmaklarını da yalayamazsın yani kim bilir nerelere değdi ellerin, az daha çabala foşertt ne biçim de güzel açtım poşeti [içimdeki fırat hep konuşuyo] bi tane muz alsam, ıhhm ya portakal, yoksa ne alsam ki, “ne istemiştiniz hanfendi?” sesten irkilmeyle birlikte seri bir şekilde muzu poşetin içine at, “şey bi tane de elma alıcaktım” özenle seçilen elma muzun yanına. ‘bu kadar mı yani?’ dercesine “başka bi isteğiniz?”, “teşekkür ederim, yok” daha ne olsun. buna da şükür.

* * *

ne zaman güzel bir şey koksa burnuma, eğer yalnız yürüyorsam, neden öyle oluyorum ki. iğde ağacı mesela, mesela hanımeli, az önce de oldu, merdivenlerden çıkarken ikinci kattan yayılan taze kurabiye kokusu..

* * *

- oh baby baby, sana mercümek çorbası yaptım!
- eline sağlık meleğim, şu yüzen şeyler patlıcan mı?
- hmm.. evet şöyle oldu, tam çorba düzeneğini hazırlamıştım; şehriyeler, rendelenmiş pattisler, sular ve salçalar koymuştum; sıra mercimeğe gelmişti ki, meğerse evde mercimek yokmuş.
- peki ya patlıcanlar?
- ne biliyim dolapta vardı, spontan yaratıcılığımı konuştiriym istedim.
- konuşmuş..
- patlıcanlar di mi? evet benle de konuştular, hemen dost olduk, artık onları yiyemem.
- aa lütfen, senin dostların benim dostlarım demektir, ben de yiyemem.
- dostlarımı yemeni istiyorum, çünkü onlarınki can değil patlıcan :D
- offf… [’sırf bu iğrenç esprileri yapabilmek için mi yani’ bakışı]

[patlıcanlı çorba buzdolabımızda hala yaşayan bir olaydır]

* * *

hayır niye patlıcan koydum ki, hem ben patlıcan sevmem bile, yani sulu salçalı yemek gibiyse. zaten yemek yaparken kendimi ressam [artist] gibi hissediyorum, başından yanlış bi şeyler.

.

*title’ı biraz zorlasam şarkı sözü olmaya ikna olucak gibi. bu eserimde senelik iznimin bir çantaya sığabildiğini anlatmak istedim. ben dönene kadar “anlatmak istedim” azalarak bitsin.

.

inner spaces

Cuma, Mayıs 23rd, 2008

paragraf bir cümlelik de olsa, aşağıya geçerken düşününüz, önce içinizden, sonra dışınızdan, sonra tekrar içinizden düşününüz, geçiniz.

.

acılarının yok satmasından korkan kız tüm yazılarını kendine yazıp gene kendine mail olarak attı.

.

“gerçek suskunu hiçbirimiz duyamadık, çünkü o hiç konuşmadı.”
-bunu bi yerde mi okudum, ben mi düşündüm, önemli mi-

.

yaşantıma flash forward bir ses istiyorum, beni üçüncü şahıstan anlatıcak. [dinlerken eğlenirim]

.

eldivensiz ellerimi deterjanlı, sıcak sulara daldırıyorum, uluslararası platformlarda ve dost meclislerinde kabul gören bi küfür sökülüyor ciğerlerimden: faaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaağk!

.

kuramsal sevgilini terk edip orijinal taklitleriyle gönül eğlendirmek için HANS yazıp 5477′ye gönder. [5477: kiss]

.

ilgili şahsın, ikinci bir emre kadar duyduğu, okuduğu, yazdığı ve söylediği tüm kelimelerin mantığa; adab-ı muaşerete; en çok fizik ve matematik olmak üzere tüm ilimlere; bugüne kadar edindiği öğreti ve tecrübelerine istinat etmeyen ikinci anlamlarını ima etmesi, yorumlaması ve dahi düşünmesi şahsın bizzat kendisi tarafından bilfiil yasaklanmıştır. [muhafızlar! bu cümleyi de diğer can çekişen cümlelerin yanına atın, aslanlar yesin filan!]

.

kelimelerin anlamları doubled, tripled, quarted, mertlik corrupted.

.

saray yavrusu gibi bir zindanda yaşıyorum.

.

bir sürü kamyoncu arkadaşım olsa, çete gibi olsak, ben elebaşı olsam, efkarlı bi rakı masasında kafamı kuru, kavruk, sigara kokan ellerimin arasına alıp utana sıkıla anlatsam onlara herşeyi, masadan kalktıkları gibi doldursalar damperlere çakılı, kumu, taşı toprağı, “durun, yapmayın, etmeyin!” desem de dinletemesem ve hepsini senin üstüne boşaltsalar, ama sen ölmesen, sadece beni öldüren inceliklerin ölse, böyle hıyar gibi biri olsan, hemen orda bana çıkma teklif etsen, ben de düşünmem lazım diyip hızla uzaklaşsam, senden bi soğusam böyle ıyy, ama rahat bi nefes alsam.

.

bir kedim bile yok.
imza: şüröd

.

tell me something

Pazar, Mayıs 18th, 2008

by *

.